Uzun zamandır bahsetmek istediğim İstanbul Modern, Karaköy kıyısında 8000 metrekarelik bir alana kurulmuş Türkiye'nin ilk modern sanatlar müzesi. Müzelere pek de olumlu bakmayan insanların bile ilgisini çekebilecek eserleri bünyesinde barındırıyor. Bu eserlerden bazıları kalıcı koleksiyon oluşturuyor olmalı ki, her gidişimde yerlerinde duruyorlar. Ben iki sene önce ve birkaç ay önce çektiğim fotoğraflar ile oluşturacağım bu yazıyı. Güncel sergi değişti ama bu fotoğraflar da zihninizde bir şeyler oluşturmaya yetecektir. Perşembe günleri müzenin ücretsiz günü, birkaç saatinizi ayırarak her köşesini görebilirsiniz.
Ben 'Geçmiş ve Gelecek', '14. İstanbul Bienali', 'Sanatçı ve Zamanı' ve 'Yüzyıllık Aşk' sergilerini görme fırsatı elde ettim. Göremediğim için en çok üzüldüğüm sergi ise 'Magnum Kontakt Baskılar' oldu.
İstanbul Modern'e yalnızca müze gözü ile bakmak sanırım biraz hata olur. Düzenlediği sinema etkinlikleri, ücretsiz eğitim programları, en alt katında bulunan ufak kütüphanesi ve denizin üzerindeki cafesi ile farklı imkanlar sağlıyor. Aynı zamanda kartlar, defterler, hatta takılar alabileceğiniz küçük bir dükkanı bile var.
Modern'i gezerken, Pera'daki Andy Warhol ve Grayson Perry'den, Masumiyet Müzesi'nden ya da Sabancı Müzesi'ndeki Joan Miro sergisinden aldığım kadar zevk almıyorum nedense. Burada da yeterince renkli ve devasa büyüklükte eserler bulunuyor, yeterince büyük ve herkesin sempati ile yaklaşacak bir şeyler keşfedebileceği bir sürü köşesi var. En sevdiklerim listesinde aşağıda kalıyor Modern.
En alt katında tavanı kitaplar ile dekore ettikleri bir yol var, tam da kütüphanesinin yanında. Bu tasarımı çok sevmiştim, kitapların dekorasyon aracı olarak kullanılması her zaman iyi bir fikir.
Kütüphanenin etrafı camdan ve içeride bir duvar boyu kitaplık bulunuyor. Çalışmak, bir şeyler okumak, yazmak zevkli olabilir, denemeye değer.
Sergiler arasında en en sevdiğim 'Yüzyıllık Aşk'tı. Türk Sinemasının 100. yılına ithafen düzenlenmiş bu sergide Yeşilçam'ın ünlü isimlerinin fotoğrafları, sözleri, filmleri ile dolu duvarlar insanı eskilere götürüyor. Emek sineması gibi eski sinemaların biletleri bile sergideydi. Belki de o dönem filmlerine yetişebilseydik bu sergi çok daha anlamlı bir hale bürünürdü bizim için.
Merak edenler için buraya bir link bırakayım, ben arşivimde o günün fotoğraflarını bulamadım.
http://yuzyillikask.istanbulmodern.org/
Bir sergiyi dolaşırken, sağda solda not alan güzel sanatlar öğrencilerini görmek, fikirlerini yanındaki arkadaşına, sevgilisine söyleyen insanları dinlemek bence çok zevkli. Hayatları hakkında hiçbir şey bilmediğimiz insanlarla yolumuz bir sinema salonunda, bir cafede, bir sergide buluşuyor ve sonra bir daha kesişmemek üzere ayrılıyor.
En son gidişimde, karanlık bir oda içerisinde havada asılı şekilde dönen dünya figürü en çek ilgimi çeken ve dakikalarca orada durmama neden olan parça olmuştu.
Yine ışık saçan bi parça:
İlk gidişimde havada asılı duran bir piyano vardı, ama en son gittiğimde kadırılmıştı sanırım.
Bienal zamanı gittiğimde devasa büyüklükte olan bir eseri de eklemezsem olmaz. Ben çektiğim bu karenin içinde olduğum zaman yüzde birini kaplıyordum sanırım.
İstanbul Modern'in giriş katında cafesi bulunuyor. Bu büyük müzeyi dolaştıktan sonra yorulup denize karşı bi kahve içmek istersiniz muhtemelen. Son olarak bir şarkı ekleyeyim, sabredip buraya adar okuyabilenler için :) https://www.youtube.com/watch?v=hpXlHIV3kjU
Hepimiz yorgunuz, hepimiz tükendik. Kimilerimiz karmaşadan,
metropol hayatından, kimilerimiz işe gidip gelmekten, kimilerimiz vizelerden,
finallerden, trafikten, dengesiz havalardan, metroya, otobüs durağına ulaşana
dek bitmeyen yollardan, ne giyeceğim telaşından yorulduk, yoruluyoruz. Şöyle
bir baktığımda insanlar kendilerine vakit ayırmaktan, kendilerine "benim
istediğim ne?"diye sormaktan ziyade olana bitene öyle kaptırmışlar ki
kendilerini, içine düştükleri hayatı kabullenip yollarına devam eden insanlarla
dolu çevremiz. Kaçımız, şöyle bir soluklanıp günde 1 saati kendimize
ayırıyoruz? Koşturmadan, bir yere yetişmeden? Gülten Akın'ın da dediği
gibi kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya. Belki de haftasonları, durup bu ince şeyleri anlamaya
vakit yarattığımız sınırlı kaçamak
noktalarımızdan yalnızca birisi. Kahvaltı müessesesi ise, Pazar günlerinin,
hele ki erken uyanabilen şanslı insanların vazgeçilmezi.
Bugün bahsedeceğim durak, Kadıköy Mosquito Cafe. Mosquito
sivrisinek anlamına geliyor. Sitesine girdiğinizde the Doors grubundan No me
molesto mosquito şarkısı çalıyor ki mekanda çalan şarkılar da bir o
kadar güzel. Caferağa Mahallesinde bulunan bu güzel cafenin yaşı benden büyük. İki sene önce
keşfettiğim bu mekana uzun zamandır vakitsizlikten gidemiyorum.
Kahvatısı mükemmel.
Bazen taze sıkılmış portakal suyu, bazense
limonata koydukları küçük bardakları, kızartmaları, sosisleri, yumurtaları, salatalık
domatesleri, zeytinleri, reçelleri, balları, acukaları ve tabi ki vazgeçilmez
çayı ile Mosquito şimdiye dek kahvaltı yaptığım en iyi mekanlardan
biri. Kahvaltısını merak edenleri buraya
alalım:
Yalnızca kahvaltısı değil, hamburgerini de deneme şansım oldu. Yazın
giderseniz ev yapımı limonatasınıiçebilir,
acıkırsanız yanına bi hamburger söyleyebilirsiniz. Porsiyonu büyük.
Bir seferinde de browniesini denemiştim. Ev yapımı mıydı
bilmiyorum ama lezzetliydi, onu da tavsiye olarak
alabilirsiniz.
Mutlulukla ilgisi olan bu kahvaltıları her
gün yapabilsem keşke. Erken uyanabilen birisi olmak isteme nedenlerim
tamamen beslenme düzenime dayalı. Her sabah erken bir saatte uyanmak, biraz
yürümek, dönerken fırından simit almak, portakal sıkmak bu kadar gözümde
büyümemeli ama büyüyor. Dediğim gibi, her an her saniyebir yerlere yetişme telaşı içinde nefes alamadan
koşuyoruz. Her gün yapabileceğimiz, bir şekilde fırsat yaratabileceğimizher şey gözümüzde büyüyor, zamanla kendimize
vakit ayırmak adına, dinlenmek için kaçtığımız limanlara dönüşüyor.
İstanbul'da kahvaltı yapabileceğiniz birkaç mekan daha var.
Bunlar Beşiktaş kahvaltıcılardaki Pişi ve Siyah. Eğer gittiğiniz mekanlarda hem
dizaynı hem de lezzeti önemsiyorsanız ikisi de sizin için güzle bir tercih
olabilir. Ama nedense (belki Kadıköy'de olmasından) Mosquito benim gözümde
ayrı. Hem bahçesinin samimiyeti, hem masa sandalyelerinin renkleri, hem de
kuytu bir yere saklanmış küçük yeşil bir dolabı anımsatan yapraklarla bezeli bahçe
duvarları ile bana daha sıcak geliyor. En kısa zamanda ziyaret etmeniz
dileğiyle :)
Ünlü birkaç söz ile başlamak istiyorum yazıma. Fransız ressam Claude Monet 'Sanırım çiçeklere karşı ressam olmak gibi bir borcum var.'demiş. Alman sanatçı Goethe ise 'Doğa en küçük bir çaba harcamadan ve mükemmel bir kusursuzlukla en basit maddeden son derece farklı şeyler yaratıyor. Hepsinin üzerine de ince bir tül örtüyor. Yarattığı her bir parçanın kendine has özellikleri, her bir durumun ayrı açıklaması var ama sonuçta hepsi birlikte bir bütünü oluşturuyorlar.' demiş. Bir Çin atasözü ise 'Elinizde 2 kuruşunuz kaldıysa biriyle somun ekmek, diğer ile bir çiçek alın.' der. Bugün konumuz çiçekler. Güzelliğin, yaşamın, ölümlülüğün, umudun ve kendini affettirme arzusunun göstergesi çiçekler. Lale. İstanbul'un simgesi, birçok edebi eserin konusu, kapalı hallerinin asilliği ile topraktan başlarını uzattıklarında baharın habercisi olan, bahar aylarında her köşede mesken tutan, yol kenarlarını, parkları, bahçeleri renklendiren lale. İstanbulda bu sene on birincisi düzenlenen Lale Festivali'nin en görülesi ayağını gezdim birkaç gün evvel. Birçoğumuzun bildiği üzere devasa boyutlarda olan Emirgan Korusu, İstanbul'un boğaz kıyısında İstinye ve Emirgan arasında bulunuyor. Beşiktaş'tan dolmuş veya otobüs kullanarak , biraz da dişinizi sıkarak ulaşabilirsiniz. Koruya girerken bir tarafınızda deniz bir tarafınızda yeşillik kendinizi kaybedebilirsiniz. Koruya adımımı atınca beni karşılayan yemyeşil bir halının üzerine işlenmiş rengarenk lale motifleri. Hayır, hayır. Ne o yeşillik bir halı, ne de renkli laleler birer işleme. Bunlar bildiğin çimenlerin üzerinde duran, baharın rengi laleler.
Korunun girişinde bir tabela var, köşklere (Sarı Köşk, Pembe Köşk ve Beyaz Köşk), Lale Müzesine ve Gölet'e nerelerden gidebileceğinizi görebilirsiniz. Ben tercihimi Lale Müzesi'nden yana kullandım ve o tarafa yürümeye başladım ama rengarenk laleleri gördükçe koruyu epey bir dolaşmış, yolumu şaşırmış ve amacımdan sapmışım.
Koruyu turladıkça laleleri her açıdan çekmeye çalıştım ama malesef tam tepeden, oluşturukları deseni gösterebilecek şekilde çekmeyi başaramadım. Yine de bir tarafta korunun yeşillliği ve lalelerin renkleri bir tarafta denizin maviliği varken bunu gösterecek bir fotoğraf çekmesem olmazdı. Yukarı doğru çıkınca içinde kuğuların yüzdüğü ve tepesinden şelale gibi suların aktığı Gölet'i görüyorsunuz. Gölet'in hemen çaprazında Sarı Köşk var. Köşkü ben pek ihtişamlı bulmadım açıkçası. Bahçesinde masa sandalyeler var. Dilerseniz burada soluklanıp, bir şeyler atıştırabilirsiniz.
Koruyu turladıkça, yürüyüş yapanları, koşanları gördüm. Hayatım boyunca doğru düzgün spor yapmamış birisiyim ama sahilde bisiklet sürenleri, sabah koşusu yapanları, koruda yürüyüşe çıkanları görmek içimde spor yapma arzusu uyandırdı. (Tabi bu arzum hemen geçti.)
Sizi lale fotoğrafları ile çok sıkmak ve gidip görme şevkinizi kırmak istemiyorum. O yüzden çektiğim yüzlerce fotoğraftan yalnızca birkaçını ekliyorum buraya. Koruda sevmediğim tek şey korunun araç trafiğine açık olmasıydı. İnsanlar lale bahçelerinin arasında dolaşıp, fotoğraf çekerken, doğa ile iç içe, sevgilisi ile el ele dolaşırken, ailesi ile sohbet ederken araba geliyor diye kenara çekilmek durumunda kalıyor sık sık. Keşke adalarda olduğu gibi motorlu taşıta kapatılsa koru. Konudan konuya atladım sanırım ama son olarak kendimi fotoğraf çekmeye kaptırdığım için Lale Müzesi'nin giriş saatini kaçırdığımı söylemek istiyorum. Girişine giderken gördüğüm ufak bi lale bahçesini paylaşayım:
Lale Müzesi'nin girişinde ilgi çekici birkaç şey var:
Lale Festivali Nisan ayı boyunca devam ediyor. En kısa zamanda Emirgan dışında Gülhane Parkı, Yıldız Parkı, Beykoz Korusu, Fethi Paşa Korusu, Büyük ve Küçük Çamlıca Koruları gibi yerleri de ziyaret ederek göz ziyafeti yaşayabilirsiniz.
29 Kasım 2015. Bir Pazar günü. Camın önüne doğru uzanan yatağımın çiçekli yatak örtüsünün üzerinde bağdaş kurmuş oturuyorum. Odamda yalnızım. Ev öyle sessiz ki, bu sessizlik hiç hayra alamet değil. Yüzyıllık yalnızlığım kucağımda. Bir yandan dudaklarımı kemiriyor bir yandan okuyorum ama en çok da içimden ‘okuma!’ diyorum kendime ‘bitmesin.’ Her zaman olduğu gibi söz geçiremiyorum kendime ve bitiriyorum kitabı. Sonrası bir kalp ağrısı, sonrası bir göğüs sıkışması, sonrası bir üşüme, sonrası gözümden düşen birkaç damla yaş. Titreyen parmaklarımı dudaklarıma götürüyorum. Hemen saate bakıyorum, bu bir tarihi an çünkü. Benim tarihimin anı. Saat 22.22. Hemen yeşil bir not kağıdı alıyorum çalışma masamdan ve ellerim titreyerek yazıyorum şunları: ’29 Kasım 2015 Pazar 22.22’de bitti. Okuduğum en iyi şey.’
Peki ne bu Yüzyıllık Yalnızlık? Okuyanlar için yad etmeye, okumayanlar için de hemen okunacaklar listesine eklenmeye vesile olsun bu yazı.
Kitaplığımda bulunan ilk ve tek ciltli kitap. Özenle babama ciltlettiğim, kenarlarının kıvrılmaması için onu sürekli uyardığım kıymetlim, kitaplığımdaki en özel kitap belki de… Yalnızlığı, kalabalık bir ailenin içindeki yalnızlığı, üzerine hiçbir şey katmadan, saf haliyle anlatan, okuruna hissettiren o meşhur kitap. Bitmesin istiyordum, sayfalar aktıkça geri dönüp yeniden okuyordum, bazen kitap ayracımı kaldığım yerden geriye koyuyordum yeniden aynı sayfalarda parmaklarım gezinsin, yeniden aynı sayfaları okurken dudaklarımı ısırayım, gözlerimi fal taşı gibi açayım diye. Bitirdikten sonra ağladığım, bitirdiğim tarih ve saati bir kağıda yazıp arasına koyduğum kitap geçtiğimiz yıllarda hayatını kaybeden Nobel ödüllü Latin Amerikalı yazar Gabriel Garcia Marquez’e ait.
Altını çizdiğim ilk bölüm 24. sayfadaki şu konuşma:
“Hiçbir yere gidecek değiliz.”dedi. “Burada çocuk sahibi olduk, o yüzden burada kalacağız.”
Jose Arcadio Buendia “Ama daha hiç ölen olmadı.”diye karşılık verdi. “İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir.”
Ursula incitmeyen bir kararlılıkla direndi:
“Sizlerin burada kalması için benim ölmem gerekiyorsa, ölürüm.”
Yazımın sonunda altını çizdiğim kısımları derleyeceğim, böylece kitabı okumamış arkadaşlar o kısmı atlayabilsinler, onlar için önceden verilmiş bir bilgi olmasın bunlar, okudukça kendileri çizmek gereği duyarak çizsinler ya da kıyamayanlar not alsın kenara.
Yalnızlık teması öyle derinden, öyle alttan alta verilerek işlenmiş ki, okurken kitabın adını bilmeseniz bile yalnızlığını hissettiğiniz her karaktere farkında olmadan bağlanıyorsunuz. Kitap boyu ailedeki herkesin adı birbirinin aynı ama olay örgüsüne kendinizi kaptırdığınızda karakterler su gibi akıp gidiyor, asıl önemli olanın isimler değil herkesin besleyip büyüttüğü yalnızlık olduğunu anlıyorsunuz. Marquez kitabı hakkında öyle güzel şeyler söylemiş ki, tek bir kısmı aktaracağım. “Yüzyıllık Yalnızlık’ı iki yıldan kısa bir sürede yazdım ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri bile kıpırdatmadan sanki yalnızca gördüğü olağan şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım; kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız.” Bu sözler kitabı okuyunca öyle anlam kazanıyor ki. Kullanılan dilin yorumsuzluğu ancak bu kadar güzel aktarılabilirdi. Olan biten öyle sade bir dille okuyucuya veriliyor ki, olanlardan çıkaracağınız her şey tamamen size kalmış.
Yazabileceğim çok şey var bu kitaplar ilgili ama inanın hangi birinden başlarım, hissettiklerimi nasıl aktarırım bilmiyorum. Alıntılara geçmeden önce Yüzyıllık Yalnızlık hakkında bir blogda okuduğum yazıdan bir kısım paylaşmak istiyorum. (blog: hayatdegistiriciler.blogspot.com)
“Uykusuzluk salgını, yıllarca durmadan yağan yağmur, tanrının fotoğrafını çekmeye çalışan bir dede, evi yiyen karıncalar, güzel bir kızın göğe yükselmesi gibi doğaüstü olaylar kitabı çok nev-i şahsına münhasır kılmış. Anlatımı büyüleyici kılan bir çok satırla dolu.” Gerçekten de öyle.
“Ölünceye dek aşktan da güçlü bir bağla, ortak vicdan azabıyla bağlıydılar birbirlerine.” (syf. 30)
“Yüreğin o giderilemez unutkanlığıyla değil, çok daha amansız ve hiç dönüşü olmayan bir başka çeşit unutkanlıkla unutulmuş olduğunu anladı. Bu unutkanlığı iyi bilirdi, çünkü ölümün unutkanlığıydı bu.” (syf. 60)
“Kendi inatçılığının dayanılmaz ağırlığı altında ezilerek, ölene dek sürecek yalnızlığına ağlamak için odasına kapandı.” (186)
“Dünyanın en güzel kadınını sorduğunda da, bütün kadınlar kendi kızlarını gösterdiler.” (235)
“Onda yalnızca hüzünlü bir yalnızlık buluyordu.” (237)
“Çünkü yalnızlık anılarını ayılamış, yaşamın yüreğinde biriktirdiği özlem dolu süprüntüleri yakmış, geriye en acı anıları bırakarak onları arıtmış, büyütmüş, sonsuzlaştırmıştı.” (248)
“Kendine iyice yabancı gelen, içindeki hiçbir şeyin ve hiç kimsenin yüreğinde en ufak bir sevgi kıpırtısı uyandırmadığı bir evde yapayalnız kalmış, kaybolmuştu.” (271)
“Bu işi yalnızlığını unutmak için değil, tam tersine yalnızlığı yoğunlaştırmak için yapıyordu.” (290)
“Çünkü kötülükle geçmiş ömrün kefaretini , dünyaya sın bir iyilik yapmakla ödeyebileceğine inanıyor, yapabileceği en iyi şeyin, ölülerine haber yollamak istemeyenlerin mektuplarını götürmek olacağını düşünüyordu.” (312)
“Ve o anda bir üzüntü döneminin bittiğini, ancak boyun eğip kabullenerek dayanılabilecek yeni bir üzüntü döneminin başladığını anladılar.” (347)
“Aynı kandan gelen bu iki insanın yakınlaşmasına arkadaşlık denilemezdi, yine de bu birliktelik, kendileirni hem yakınlaştıran hem uzaklaştıran ölçüsüz yalnızlığa katlanmalarını kolaylaştırıyordu.” (415)
“Sonra büyük tutkuların ölüme rağmen sürebildiğini öğrendiler.” (455)
“Çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkum edilen soyların, yeryüzünde ikinci bir deney fırsatları olamazdı.”
Balık dediğimizde aklımıza genelde tek tip bir şeyler gelir. Çipura gelir, levrek gelir, deniz kenarında bir mekan gelir, açık hava gelir. İyi balıkçı deniz kenarında olur deriz içten içe. Bazı tek tiplerimizi yıkmak adına güzel bir örnek Kuzguncuk Balıkçısı. Çipura, levrekten ziyade akıllarınıza kiremitte mezgit, balık mantısı, balık çorbası gelmeli burada. Deniz kenarında da değil. Açık havada birkaç masası var ama müşterilerini genellikle içeride ağırlıyor. Eski bir binanın biraz elden geçirilmesi ile oluşmuş salaş bir yer. Kuzguncuk yazımda bahsetmiştim Kuzguncuk’un nasıl bir yer olduğundan. Bu balıkçı da tam olarak zihnimdeki Kuzguncuk semti silüetinin ayrılmaz bir parçası.
Duvarını ışık saçarmışçasına sarıya boyamışlar. İlk gittiğimde yerler de ışığın devamı gibi sarı renkteydi ama bu kez kaldırımdaki boyaların silindiğini görmek canımı sıktı. İlk gittiğimde dışarıda bulunan masa ve sandalyeler de farklıydı. Eski hali konsepte daha uygundu bence. Her ne kadar rastgele çektiğim ışığı kötü bir fotoğraf olsa da paylaşmak isterim:
Mekanların zaman içinde değişime uğraması, onları hafızamıza ilk kazıdığımız halleri ile bizleri karşılamaması üzücü olabiliyor. Küçükken kocaman zannettiğimiz ve her gün oynadığımız parka büyüyünce gittiğimizde aslında küçücük olduğunu fark etmek gibi bir şey bu. O parka bir daha gitmemek bazen en doğrusu.
Benim için en önemli, en özel yerlerden birisidir Kuzguncuk Balıkçısı. İcadiye Caddesi üzerindeki Perihan Abla sokağından girdiğinizde bu renkli mekanı görmemek mümkün değil.
Ne yiyelim derseniz. Ben her gittiğimde kiremitte mezgitini yiyorum, vazgeçemiyorum. Normal şartlar altında sulu balık sevmem, hele ki domatesli herhangi bir şey ile balık kabul edebileceğim bir ikili değildir. Ama tüm tabularımı yıkan bir yer burası. Kiremitte mezgiti bu yüzden öneririm. Onun dışında hiç tatmasam da, balık çorbası ve balık mantısının beğenildiğini duydum. Eminim ki menüdeki her şey birbirinden güzeldir. Bir sonrakinde farklı lezzetler denemek isterim ama şimdilik önerebileceklerim bunlar.
Bu ufacık, salaş balıkçıya umarım yolunuz düşer :)
Bildiğimiz üzere Prens Adaları hafta sonlarını değerlendirmek için İstanbulluların kaçamak noktalarından birisi. Adalar deyince insanın aklına hangi simgeler geliyorsa, faytonundan dingin hayatına, bisikletinden sahil balıkçılarına, hepsi gerçekten adalarda mevcut. Henüz Prens Adalarından yalnızca ikisini gezebildim, bunlardan birisi de yalnızca bir kez gittiğim ve yeniden gidebilmek için havaların güzelleşmesini, finallerin bitmesini dört gözle beklediğim Burgazada, Yunanca adıyla Antigoni. Burgazada’ya ulaşım aslında epey kolay. Gündelik hayata kıyasla biraz uzun bir vapur yolculuğu ancak, Kabataş, Kadıköy gibi merkez noktalardan kalkan Adalar vapurları sırası ile sizi prens adalarına götürüyor. Vapur yolculuğunu mutlaka dışarıda yapmanızı öneririm, içeride oturanlara kıyasla mükemmel havanın, güneşin tadını çıkararak, martılara simit atarak, denizi olan bir yerde yaşadığınız için kendinizi şanslı hissederek 1 saatlik yolculuğunuzun su gibi akıp gitmesini sağlayabilirsiniz.
Adalardan birini seçtiyseniz ve gecenizi orada geçirmeden dönecekseniz kesinlikle çok erken bir saatte yola koyulmanızı öneririm. Kahvaltınızı bile yapmadan sırt çantanızı, vapurdaki serinliği düşünerek bir adet hırkanızı yanınıza alıp spor ayakkabılarınızı da ayağınıza geçirdiyseniz hazırsınız demektir. Erken kalkmaktan haz etmeyen biri olarak çok rahat söyleyebilirim ki vapurda simitlerinizi yiyip martılara bakarken uykunuz adaya inmeden açılmış olacak. Adaya indiğinizde sizi karşılayacak ilk şey Sait Faik heykeli olacak. Neden mi? Çünkü bu ada, Sait Faik Abasıyanık’ın öykülerinde geçen meşhur ada.
Heykelin sağından devam ettiğinizde faytonları ve bisiklet kiralayacağınız yerleri görüyorsunuz.
Adalarda motorlu taşıt kullanımı yasak. Faytona binip, şu güzelim atlara eziyet etmektense bisiklete binip spor yapmanızı ve fayton uygulamasına bir şekilde tepkinizi koymanızı isterim açıkçası. Yokuş yukarı çıkarken ne kadar zorlandıklarını görseniz eminim bana hak verirsiniz.
Bisiklet kiralamak için bir dükkanın önünde durduğumda şu manzara ile karşılaştım. Çiçek dolu bir araba. Bahar aylarında görebileceğiniz en güzel manzaralardan birisi.
Ada hakkında önceden araştırma yapmadığım için nereye gideceğim konusunda tereddüt yaşadım ve ara sokaklara rastgele daldım. Zaten küçük bir ada olduğu için rastgele dolaşsanız bile bir yerin önünden 2 3 kez geçme ihtimaliniz yüksek. İlk tavsiyem Burgazada Öğretmenevi’ne uğrayıp bir çay içmeniz. Öyle şeker bir yer ki, oturduğunuz yerden denizi görebiliyor, serinlikte dinlenebiliyorsunuz. Hemen karşısında da şöyle güzel tabelalı bir Çıkmaz Sokak mevcut.
Adanın en önemli simgelerinden birisi Aya Yani Kilisesi. Vapur adaya yaklaşırken farkına varıyorsunuz bu yapının. 1899 yılında yapılmış olmasına rağmen tüm ihtişamı ile adayı tepeden seyrediyor.
Benim en çok ilgimi çeken özelliği kapısının üzerindeki daire şeklindeki cam boyamalardı. Tepesinin de camiyi andırması ilginç. Yeşilin arasında, denize bakan sakin bir kasabada olduğu için şanslı hissediyor olmalı.
Burgazada’nın sokakları sürprizlerle dolu. O kadar çok fotoğrafa sahibim ki o güne dair (26.06.2015) buraya hangi birisini ekleyeceğimi şaşırdım. Öncelikle bir sürü yazlık ev (en azından ben öyle olduklarını düşündüm) bulundurduğunu söyleyebilirim. Bunlardan beğendiğim 2 tane var.
Bu yapılar bana nedense tatil günlerimi hatırlattı. Renkli çiçeklerle bezenmiş sokaklarda dolaşan, şortlu, parmak arası terlikli ve plaj çantalı insanlar hayal ettim bu evleri görünce.
Yazlık gibi görünen evler dışında içinde yaşandığını düşündüğüm evler de gördüm. İlki bu balkonu çiçeklerle dolu beyaz köşk.
Üzerindeki nazar boncuğu iyi ki var yoksa çook nazar değerdi bu eve şimdiye dek. Şaka bir yana bu evi görünce kendimi sıcak bir yaz günü balkonunda limonata içerken hayal ediyorum. Balkonunda çiçek yetiştiren güzel insanların yaşadığı çiçek gibi bir ev burası.
İlgimi çeken bir diğer ev de tabi ki çiçeklerle donatılmış şu ev:
En önemli konuya geçmeden önce de öğlenin sıcağında dinlenecek bir gölge bulup uyuyakalmış olan bu tatlı kedileri de Burgazada’da yakaladığımı söyleyeyim.
En önemli konu kuşkusuz bu adayı evi benimsemiş mükemmel yazar Sait Faik Abasıyanık. Hayatının bir bölümünü burada geçiren yazarın buradaki evi, ölümünden sonra annesi tarafından müze haline getirilmiş. Adım adım gezerken, yattığı yatağı, yazı yazdığı odayı, kilise manzaralı balkonu görünce insanın tüyleri ürperiyor. Kesinlikle gezilmesi gereken yaşanmışlık dolu müzelerden birisi.
Sait Faik Abasıyanık sokağında bulunan müzeye girdiğinizde sizi birkaç eski koltuktan oluşan salon ve duvarlarında ev sahibi Sait Faik’in yazıları, anıları karşılıyor. Karşıda ufak bir yemek masası ve vitrin, küçük bir dolabın üzerinde ise ‘Mahalle Kahvesi’ isimli hikaye kitabı duruyor. Üst katlara çıkınca Sait Faik’in odasını, yatağını, pijamalarını, giydiği terlikleri görüyorsunuz. Yazı yazdığı masası pencerenin önünde panjurların arasından denize bakıyor. Bazı odaların masmavi duvarları o evin bir adada olduğunu anlatıyor sanki bize. Duvarlarda Sait Faik’in hayatı, eserleri, ölümü ile ilgili anekdotlar var. Yazdığı mektupları, ona ait dosyaları da görmek mümkün. En üst katına çıktığınızda ise ziyaretçilerin Sait Faik’e not yazmaları için bırakılmış kağıtlar ve bir adet kalemi pencere önündeki masada bulmak mümkün. O gün ben de oturdum ve hiçbir zaman okuyamayacağını bildiğim bu öykü adamına kısa bir not yazdım. Tüm bunlar beni öyle duygulandırmıştı ki Masumiyet Müzesi’nin son katında yaşadığım darmaduman olma hissini burada da yaşadım. Bir insan doğuyor, büyüyor, hayatında birçok yol çıkıyor karşısına, bir şekilde yaşadığı yer değişiyor, okuyor okuyor, seyahat ediyor, yazıyor, yazıyor, hastalanıyor ve sıralı ölüm değil de anne babasından önce ölüm karşılıyor onu. Ne büyük acı. Ölümünden sonra ise hayatının bir bölümünde içinde yaşadığı, birçok hikayesine konu olan bu adadaki bu ev, bu sokak yaşatıyor adını. Müzeden bedenen çıkmıştım belki ama etkisinden çıkmam zaman aldı. Bir süre boş boş dolaştık sokaklarda ve daha evvel önünden geçtiğimiz yerleri tekrar gördük.
Semaver kitabındaki ‘Meserret Oteli’ öyküsü benim en sevdiğim öykülerden birisidir. Bu yazıyı bitirince bulabilirseniz açıp internetten okumanızı öneririm. Muhtemelen yazımı bitirdiğimde ben de kitabı açıp biraz okurum. Belki de müzeyi ziyaret ettikten sonra okumak daha farklı hissettirir.
Bütün gün adada gezdik, yorulduk, acıktık derseniz sahildeki balık restoranları iyi bir tercih olacaktır. İskelenin hemen yanında deniz kenarında ufak balıkçılarda çipura ve yanına kocaman rokalı bir salata bütün günün yorgunluğunu alan enfes bir seçim olacaktır. Son olarak Burgazada’nın meşhur dondurmacısı Sinem dondurmanın mutlaka tadına bakın.
Tarihi yarımada İstanbul’un belki de en önemli merkezlerinden birisi. İstanbul ilk kurulduğunda, Tarihi Yarımada etrafında büyümüş ve gelişmiş. İlk kurulduğu diyorum, ne kadar eski olduğunu siz düşünün. Burada ilk yerleşim yeri Yunanlar tarafından MÖ 685′te kurulmuş.
Tarihi yarımada dediğimiz yer aslında tamamen Fatih ilçesinden oluşuyor. Ben bu tarihi yarımada turuna çok sevdiğim okulum ile başlamak istiyorum. Evet, İstanbul Üniversitesi tam olarak Beyazıt’ın göbeğinde, o kapısının müthiş ihtişamı ile bizi karşılıyor. Lale mevsimi geldiğinde ve okuldaki ağaçlar renklendiğinde bahçe daha cıvıl cıvıl oluyor. Çimlerde oturanlar, kitap okuyanlar, voleybol oynayanlar. Benim gözümde okulumun en güzel hallerinden birisi havaların güzel olduğu günler. Bunda fakülte ile güzel havalarda tanışmamın etkisi olduğunu düşünüyorum. Kapının bahçeden görünümü ise bu şekilde;
İstanbul Üniversitesi aynı zamanda Türkiye’nin ilk üniversitesi. Önceden Gözyaşı Sarayı olarak anılan, gözden düşenlerin gönderildiği saray ise tam olarak rektörlük binasının bulunduğu noktadaymış. Bu gereksiz bilgiyi de eklediken sonra okulun bahçesinde benim en çok sevdiğim iki güzellikle tanıştıracağım sizi. İlki tabi ki de gözlem evi olarak kurulmuş Beyazıt Kulesi. Eskiden ışıkları ile hava durumunun habercisiymiş. Her gün önünden bi şekilde geçiyorum ve her defasında hiç çıkamamış olmasının hüznünü yaşıyorum içimde. Umarım mezun olmadan bir gün çıkarım tepesine. Zira manzarasının Galata Kulesi’nden iyi olduğunu söyleyenler var. Ben bunun kesinlikle Galata’yı görmesinden dolayı olduğunu düşünüyorum. Galata’nın tepesindeyken İstanbul’u en güzelini yani kendisini görememek haksızlık.
Okul bahçesinde en beğendiğim ikinci şey ise Profesörler Evi. İçine bir kez bile girmedim ama dışarıdan kesinlikle çok gizemli görünüyor. Hele ki mevsimlerden sonbahar ise ve sarı yapraklar düşmüşse.
Okulun Süleymaniye Camisi’ne açılan bir kapısı var. Oradan Süleymaniye’ye geçip aşağı doğru yürüyerek Kapalıçarşı’ya geçebilirsiniz. Süleymaniye hakkında Mimar Sinan’ın en güzel yapılarından biri olduğu ve yüzlerce deprem geçirmesine rağmen tek bir çatlak bile bulundurmadığını söylemem yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Ayrıca Süleymaniye’nin bahçesine çıktığınızda harika bir İstanbul manzarası sizi karşılıyor. Süleymaniye’de çektiğim ve sevdiğim bir fotoğrafı ekleyeyim.
Oradan yürüyerek Kapalıçarşı’ya çıkabilirsiniz. Kapalıçarşı ile ilgili belki de daha önce duymadığınız bir bilgiye burada yer versem iyi olacak. Kapalıçarşı dünyanın en büyük ve en eski çarşısı imiş. İçinde 4000e yakın dükkan bulundurması da bunu destekler nitelikte. Günün en yoğun saatlerinde içerisinde yarım milyon insanın bulunduğu bile söyleniyor. İnanılmaz gerçekten. Turistlerin gözdesi olduğunu söylemeye gerek yok elbette. Kapalıçarşı’yı gezerken içinde kaybolmamak işten bile değil. 11 tane ana kapısı bulunuyor. Ayrıca yanlış bakmadıysam 29 tane han bulunduruyor içinde. Bu hanlardan biri var ki çok sevdiğim, Kapalıçarşı’ya yolunuz düşerse görmek için girin derim: Zincirli Han.
Herkes bir koşturmaca halinde, oradan oraya gidiyor. Hem tarihin tam göbeğindeler, hem de her insanın yaptığı gibi ekmeklerinin peşinde. Ne kadar nostaljik bir yerde çalıştıklarının ve şanslarının farkındalardır umarım Kapalıçarşı esnafları. Kapalıçarşı’nın Beyazıt girişinden dümdüz yürüyerek Nuruosmaniye kapısından çıkarsanız Nuruosmaniye Cami’si hemen karşınızda olacaktır. Okuluma yakın olmasından dolayı Kapalıçarşı’nın içinden geçerek Cağaloğlu’na ara sıra giderim. Orada değişik halı dükkanları, Starbucks, Kahve Dünyası gibi ünlü kahveciler ve birçok bankanın atmsini bulmak mümkün. Cağaoğlu’nda en sevdiğim bina ise lisenin hemen orada tramvay caddesine çıkarkenki bu binadır:
Sanırım panjurları epey seviyorum. Oradan yürüyerek 2 3 dakika Sultanahmet’e doğru tramvay yolunu takip ederseniz meşhuuur tatlıcı Çiğdem Pastanesi’ni görecesiniz. Giderseniz size önerim tabi ki çilekli turta olacaktır. Başka bir yerde daha güzelini yemediğim kremasını pişirmeden yapıyorlarmış.Muzlu tinton ve meyveli pastası da çok güzel fakat böğürtlenli çikolatalı pasta bana biraz ağır gelmişti. Söylemeden edemeyeceğim, çilekli turta yiyecekseniz çilek mevsimi olmasına gayret gösterin, yoksa çileklerin pek tadı olmuyor. Çiğdem Pastanesi’nden çıkınca tabi ki istikamet karşılıklı 2 heybet: Ayasofya ve Sultanahmet. Sultanahmet’i süliet olarak çektiğim bu fotoğrafı (nedense) epey severim.
Bilinenin aksine Sultanahmet Camii Mimar Sinan’ın eseri değildir. I. Ahmet döneminde Mimar Sedefkâr Mehmed Ağa ’ya yaptrılmıştır. Söylentilere göre ise, Ayasofya’nın heybetini kapatabilmek için onun heybeti ile yarışması amacıyla yaptırılmış Sultanahmet. Ne kadar başarılı olduğu elbette ki tartışmaya açık. Hemen karşısında o büyülü Bizans güzelliği bulunuyor.
Ayasofya’nın bir diğer adı ile ‘Hagia Sophia’nın anlamı ‘kutsal bilgelik’. MS 500lü yıllarda, patrik katedrali olarak inşa edilmiş, İstanbul’un fethinden sonra da Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüş. Benim en çok ilgimi çeken şey Ayasofya ve Sultahmet’ten ezanın sıra ile okuması. Böylece birbilerini tamamlıyorlar sanırım. Ayasofya ile ilgili ilginç bir bilgi de aynı yere inşa edilen üçüncü kilise olması. İlk iki kilise isyanlar sonucu yıkılmış, bu nedenle de üçüncü Ayasofya olarak biliniyormuş. Ayasofya ve Sultanahmet gezinizi tamamlayınca muhtemelen istikametiniz Yerebatan Sarnıcı olacak. Yerebatan hakkında pek bir bilgim yok fakar bulunduğu Yerebatan Caddesi üzerinde mükemmel yapılar var. Küçük bir fotoğraf ekleyeyim ve siz bu fotoğraftan nasıl bir caddeden bahsettiğimi anlayın.
Rengarenk, capcanlı bir cadde burası. Turistik bir merkez olduğu için otellerle dolu aynı zamanda. Caddenin başında bulunan emniyet binası da üflesen yıkılacakmış gibi duran eski ve soluk sarı renkli bir bina. Eminim ilginizi çeker.
Oradan yürüyerek Sirkeci ve Eminönü’ne geçebilirsiniz. Yol üzerinde Gülhane Parkı var. Mutlaka uğrayın ve havasını bir soluyun. Özellikle de lale mevsiminde. Rengarenk laleler, her yanı öyle güzel sarıyor ki saatlerce çıkamıyorsunuz parktan.
Henüz detaylıca gzme fırsatım olmadı ama en kısa zamanda Arkeoloji Müğzesi ve Topkapı Sarayı ile ilgili izlenmilerimi de aktaracağım.
Eminönü’nde göreceğiniz 2 şey var. Birisi Mısır Çarşısı, diğeri ise Yeni Cami. Zaten birbirlerine çok yakınlar. Yeni Camii de epey ihtişamlı, muazzam bir cami. Camiler mimari açıdan bana hep çok farklı gelmiştir. Duyduğuma göre inşası en zor şeylerden birisi imiş cami kubbesi.
Yeni Cami’yi Mısır Çarşısı’nın çiçekçilere çıkan kapısından bu şekilde görebilirsiniz. Mısır Çarşısı için Kaplıçarşı’nın küçük versiyonu olduğunu söyleyebilirim sanırım. Lokumculardan çeşit çeşit lokum alıp tatmanızı tavsiye ederim. Lokum pek sevmem ama bunlar gerçekten sevdirebilir.
Eminönü’nde tarihi yarımada turunu bitiriyoruz. Bir gününüzü ayırarak bu güzel tarihi adım adım gezebilirsiniz.