2 Nisan 2017 Pazar

Michaelangelo'nun Şehri Floransa

Duomo
İtalya'da trenle şehirlerarası geçiş dünyanın en kolay seyahati sanırım. İki firma şansınız var; birisi Italo, bir diğeri de bizim TCDD görevi gören Trenitalia. Biz ilk seyahatimizde Italo'yu tercih ettik ki zaten her yere giden bir firma değil. Bileti önceden internet üzerinden aldığımız için yalnızca Italo bilet makinelerinden çıktı almak yetiyor. (hatta ona bile gerek yok.)
Kısa bir tren yolculuğundan sonra, sanatla dolu yüze yakın müze ve sanat galerisine ev sahipliği yapan, birçok sanatçının şehri olan Floransa'ya ulaştık.
Santa Maria Novella istasyonuna inince şehrin ne kadar küçük olduğunu hemen anlıyorsunuz. Kaldığım otel Duomo'ya yürüyerek beş saniye falan olduğu için hemen yola koyuldum. Çok büyük bir beklenti içerisinde olmama rağmen Duomo'yu görünce kitlenip kaldım. Renkli mermerlerden yapılmış Floransa'nın en yüksek bir yapısı gotik mimarinin bir örneği. 107 metre uzunluğunda ve renkli bir dış cepheye sahip. Renkleri, kubbesi, büyüklüğü ile beni büyüledi. Floransa'da iki günümüz olduğu için rastgele ara sokaklara daldık. Başlangıçta gözüme Roma'ya kıyasla daha cansız gibi göründü ama sokaklara girip çıktıkça fikrim değişti. Her sokak, her köşe çok güzel ama trafik problemi var sanırım. Bir de birkaç yerde yol çalışması ve restorasyona (Hem de Duomo'nun bir kısmının restorasyonda olması!) rastlayınca epey şaşırdık çünkü Roma'da böyle bir şeyle karşılaşmamıştık.
Ponte Vecchio
Panjurlu evlerle dolu dar sokaklarda ilerledik ve sonraki günlerde bulmak için epey çaba sarf edip müptelası olduğumuz harika bir pizzacı bulduk. Ardından Galileo Müzesi ve Uffizi'nin önüne doğru çıktık ve Ponte Vecchio'ya yürüdük. İlk gün bizim için biraz hızlı bir şehir turu oldu. Arno Nehri'nin iki yakasını birleştiren köprü çok tatlı ve renkli, üzerinde ise sıra sıra bir sürü kuyumcu bulunuyor. İkinci Dünya Savaşı'nda Floransa'nın tüm köprülerinin bombalanarak yıkılmasına rağmen Vecchio Köprüsü bombalanmamış. Akşamları kuyumcuların kapanmasıyla beraber şaraplarını, pizzalarını alan bu köprüye gelip Floransa'nın müzisyeni Claudio Spadi'nin canlı müziğinin tadını çıkarıyor ve köprü daha da canlanıyor. 
Palazzo Pitti
Nehrin diğer yakası daha dingin ve düzenliydi sanki. Tam bir bahar havası vardı ve Palazzo Pitti'nin önünde güneş alan bir yere oturduk. İtalya gezim boyunca aylak aylak oturmaktan en çok keyif aldığım noktalardan birisi oldu Pitti Sarayı'nın önü. Zira Floransa çok küçük ve bu şehirde acele etmeye hiç gerek yok. Yalnız da değildik üstelik. Güneşin tadını çıkarmak isteyenlerin uğrak noktası burasıymış meğer. Bu yakada mutlaka görülmesi gereken pek bir yer yok aslında. O yüzden vakit kaybetmeden nehrin diğer yakasına döndük ve kartpostallar aldık. 
Postcards from Firenze

Floransa'nın akşamını görmek için bir de akşam keşfine çıktık. İkinci gün planımızın parçası olan yerlerden Palazzo Vecchio'yu, önündeki Davut heykelinin bronz bir kopyasını, köprüyü akşam gözüyle gördük ve Duomo'nun içerisine girdik. Tam da rehberde yazdığı üzere o ihtişamlı yapısı ve renklerine karşın çok daha sade bir şey bekliyordu bizi içeride. 
Floransa sanki tüm tarihi yapıların bir araya toplandığı ufak bir kasaba. (Aslında şehir olarak çok büyük fakat gezmek için tarihi merkez ve çevresinden başka bir yer yok.) Görmeniz gereken her yeri yürüyerek bir gün içinde görebiliyorsunuz. Bu yüzden insanlar genellikle İtalya gezilerinde Floransa'ya çok kısa bir zaman dilimi ayırıyorlar. Ancak ben buraya iki gün ayırdığım için mutluydum. O iki gün dolduğunda da gitmeye hiç niyetim yoktu doğrusu. 

Floransa akşamını Duomo'nun önündeki bir pizzacıda (kötü bir tecrübeyle domuz etinden dolayı sürekli vejetaryen pizza kovalamayı öğrenerek) sonlandırdık. Yine de Duomo'yu izleyerek yemek yemek çok zevkli. 
İkinci gün kendimizi yine köprüde bulduk. İtalya'daki ikinci dondurmalarımızı köprü üzerindeki renki evleri izleyerek yedik ama bu da dahil hiçbirisi Roma'nın yerini tutmadı. 

Uffizi Gallery
Santa Croce'yi görüp Dante heykeline bir bakın derim. 
 Ardından Palazzo Vecchio ve dünyanın en eski sanat galerisi olan Uffizi'ye yürüdük. Uffizi'nin içine girmedik fakat avlusundaki heykeller bile bizi bu denli hayrete düşürürken içeriyi dolaşmak nasıl olurdu diye düşünmeden edemedik. Leonardo Davinci, Donatello, Macchiavelli, Galileo, Vespucci gibi birçok kişinin heykelini görmek mümkün. Palazzo Vechhio'nun önünde Michaelangelo'nun Davut heykellinin bir kopyasını görebilirsiniz. 


Vecchio Sarayı ve Davut

Heykelin aslı, Akademi Galerisi'nde sergileniyor ve şehirde 2 adet de kopyası mevcut. Birisi sarayın önündeki bronz kopya iken, diğeri ise Floransa'nın eşsiz manzarasını seyretmek için çıkabileceğiniz ve diğer heykellerini de görebileceğiniz Michaelangelo Tepesi'ndeki mermer kopya. Mutlaka o tepeye çıkın, Floransa manzarasını fotoğraflayın ve çıkmışken şehrin en yüksek noktasına kurulmuş olan kilise San Miniato Al Monte'yi görün. Bu kilisenin bahçesinde mezarlık bulunuyor ve bizim Pinokyo masalı ile bildiğimiz Carlo Collodi gibi şehrin bazı önde gelen isimlerinin mezarı bulunuyor. Burası sanırım hayatımda gördüğüm en güzel mezarlıktı. Mezarlık nasıl güzel olabilir bilmiyorum ama buraya bir fotoğraf bırakmakla yetineceğim.
Michaelangelo Tepesinden Floransa 






Rönesansın beşiği, Michaelangelo'nun Leonardo Da Vinci'nin doğduğu Floransa müzelerin, yeşil panjurların, güzel bisikletler ve köprülerin, harika müzisyenlerin şehri. Buraya veda etmek zor oldu. Floransa'ya ilk merhabamızı Ponte Vecchio ve Palazzo Pitti'de yaptığımız için vedamızı da o şekilde yaptık.












Mezarlık
Floransa Sokakları



Küçük Ülke Vatikan

Bazilikanın Tepesinden Vatikan Manzarası

Vatikan Roma'nın içerisinde bulunan ve dünyanın en küçük yüzölçümüne sahip (1,5 kilometrekarelik) ufacık minicik 500 nüfuslu bir ülke. Roma'ya yolunuz düşerse mutlaka bir gününüzü ayırın zira San Piedro Meydanı, Bazilikanın içerisinde bulunan birbirinden değerli rönesansın doğuşunu sağlayan eserler ve Bazilika'nın tepesinden gözüken Vatikan manzarası için değer.

San Pietro Meydanı
Sabah çok erken bir saatte yola düştük. Roma’da birçok yerde saçma sapan küçücük bar tarzında kahve dükkanları var ama daha sokağa adım attığınızda kokusunu alıyorsunuz ve birden kahve gurmesiymişçesine havalı bir şekilde espresso isterken buluyorsunuz kendinizi. İtalya’da kahvaltı diye bir şey olmadığı için (-ki en en en çok sinirimi bozan şey bu oldu sanırım) biz de bu kahvecilerden birisine girip kruvasan ve kahve ile kahvaltı yaptık. Kahve mükemmel ki zaten İtalya’da kahve olayı bir milli mesele haline gelmiş. Venedik’te başlayan kahve akımı zamanla İtalya’nın geneline yayılmış ve İtalya espresso bazlı kahvelerin yaratıcısı haline gelmiş.

Haritadan incelediğimde (-İstanbul'da en az üç aktarmaya alışkın bünyem yüzünden) Vatikan'a yürümek gözümde büyümüştü ancak hiç de zor değil. Vatikan’a doğru yürürken Tiber Nehri’nin diğer yakasına geçiyorsunuz ve köprü seçimi bence burada çok önemli. Biz nasılsa dönerken geçeriz diye meşhur Sant Angelo Köprüsü’nü değil Umberto Köprüsü’nü kullandık.  Roma merkezinden kaptırdık ve yaklaşık 1 saatlik bir yürüyüşün ardından ünlü mimar Bernini’nin tasarladığı San Piedro meydanı tüm ihtişamı ile karşımızdaydı.

Bazilika ve ben (sağdaki ben)

Papa her Çarşamba sabah 10'da konuşma yapmak için ekibiyle (evet ekibiyle) beraber Bazilika'nın önünde oluyor. Şansımıza günlerden Çarşambaydı.(-tamam rehberden okuyup Çarşamba gününe denk getirmiş olabiliriz.) Papa yaklaşık 1 saat konuştu ve konuşması farklı dillere çevrildi. Netice itibariyle bu gözler Papa gördü. (niçin gördü, nasıl gördü, neden gördü?)

Bazilikanın kapıları saat 1’de açılıyordu ve biz de o saate dek San Piedro meydanında, Aziz Pavlus heykelini, Bazilikayı inceleyerek meydanda işaretli bazı noktaların içinde durup sütunlara baktığımızda 4 sütunun tek bir sütun gibi göründüğü noktalarda durup sütunları seyrederek vakit geçirdik.
Bazilika
Bazilika için epey sıra vardı ama içeriyi görmek için değer. İtalya seyahatim boyunca her gittiğim katedralde bu büyüleyici havayı aradım ama sadece Milano Katedralinde yakalamış olabilirim. Tarif etmem imkansız sanırım çünkü gerçekten görmeye değer, buraya bir iki fotoğraf bırakıyorum yalnızca. İçeride ayak kısmı milyonlarca ziyaretçinin dokunması nedeniyle aşınan St Peter heykeli, 150’ye yakın Papa mezarı,  Michaelangelo’nun imzasını attığı tek heykel olan Pieta’yı görebilirsiniz. İnsan neler yapabiliyor hayret. 




Bazilika

Bazilika'nın tepe kısmına çıkış için iki seçeneğiniz var: Asansör ve merdiven. 491 basamağı neredeyse 15 dakika aralıksız bir şekilde çıkarak tepeye ulaşıyorsunuz. Merdivenler sadece tek bir insanın geçebileceği kadar dar ve bazı noktalarda daha da daralıyor (neyse ki ben küçüğüm nımnımnım)
Yerden 137 metre yukarıdan o meşhur Vatikan fotoğrafını çekebilirsiniz.  Uzunca bir süre o muazzam manzarayı panoromik olarak seyrettik ardından Kubbenin göründüğü bir alt kısma indik. Kubbeyi yine Michaelangelo tasarlamış, ömrü yetmediği için de sadece bir kısmını kendi yapmış. Kubbenin altında pizzalarımızı yedik (Evet orada da pizzacı var, imdat!) ve bir süre güneşte oturduk. Bazilika keyfi bittikten sonra zar zor tırmandığımız merdivenleri bir solukta indik. Planımız Vatikan Müzesi'ne girmekti ancak giremedik. O kadar üzgünüm ki bir sonraki Vatikan seyahatim için bu bir bahane oldu diyerek kendimi avutuyorum. 
Castel San Angelo



Son olarak gelirken de gördüğümüz, Cem Sultan'ın esir olarak tutulduğu ve karışık siyasi dönemlerde Papa'ların ikamet ettikleri Castel San Angelo'yu heykellerle donatılmış köprüden fotoğrafladık. Köprüden görünüşü gerçekten çok etkileyici ancak Vatikan telaşı ile çok da hakkını verebildiğimizi düşünmüyorum bu güzel kalenin. 


















28 Mart 2017 Salı

Roma'da 3 gün


Roma'ya üç gün yetmez ancak on iki günlük İtalya seyahatimde bu güzel şehre ayırabileceğim zaman kısıtlıydı ve ben de bu üç güne olabildiğince çok şey sığdırmaya çalıştım. Gezim boyunca sürekli defterime notlar aldığım için galiba bir şeyler anlatmam kolay olacak.
Roma'ya uçak ile ulaşmak için iki tane havaalanı şansınız var. Biz bunlardan Fiumicino Havaalanını tercih ettik. Havaalanına indikten sonra shuttle ile 45 dakika gibi bir sürede şehir merkezinde oluyorsunuz. Roma'daki ilk dakikalarımızı etrafı seyredip, İtalya hakkında fikir sahibi olmaya çalışarak geçirdik, bakalım bizi neler bekliyor, beklentilerimizin kaçı abartılı kaçı gerçekçi bunları düşündük. Zaten kalacağımız yer şehir merkezine (Termini ve çevresi) çok yakındı o yüzden eşyalardan kurtulur kurtulmaz kendimizi Roma sokaklarına attık. Roma'ya öğlen ulaştığımız için hava kararmadan çok fazla şey görmek istedik ve ilk tercihimizi Fontana di Trevi'den yana kullandık. 15-20 dakikalık bir yürüyüşün ardından çeşmenin sesini duyunca anladık çok yakın olduğumuzu ve birkaç dakika sonra tam da beklediğim gibi devasa Aşıklar Çeşmesi görünüverdi. Çeşme çevresinde bir yandan rehberlerimizi okuyarak bir yandan da heykelleri, etraftaki insanları seyrederek epey vakit geçirdik.
Ayaklarımızın bizi Roma'dan dönmeden Trevi'ye yeniden çıkaracağından emin olduğumuz için oradan ayrılıp Pantheon ve Navona'ya doğru yola çıktık. Pantheon içine girene dek beni aşırı etkilememişti ancak inanılmaz bir yapı olduğunu hem birkaç gün sonra gündüz gördüğümde hem de kubbesini detaylıca inceleme şansım olduğunda fark ettim. Navona Meydanını geç saate bırakmak istemediğim için Pantheon'dan hemen ayrıldık. Navona Meydanı sanırım Roma'da vakit geçirmekten en çok keyif aldığım yerlerden birisi oldu. İlk gidişimizde hava karardığı için tadını pek alamamış olsak da o üç gün içinde defalarca gittik. İlk gün için izlenimim Roma'nın tam bir panjurlu sarı evler şehri olduğuydu. Her sokak, her köşe başı baş döndürücü bir güzelliğe sahip. Özellikle de İstanbul gibi bir kargaşanın üzerine, kendi içinde büyük olmasına rağmen dingin bir şehir olduğunu hissettim Roma'nın.

Collesium
İkinci gün için planımız erken bir saatte Collesium'un yolunu tutmaktı. Zihnen İstanbul saatinde kaldığım için mızmızlanmadan tıpış tıpış yürüdüm. Yol üzerinde Santa Maria Maggiore Kilisesi'ni gördük ve her gördüğümüz güzel yapıda olduğu gibi çevresinde uzun uzun vakit geçirdik. İnsan öylece durup etrafı seyretmek istiyor bazen ama ben böyle anlarda çantadan defteri çıkarıp yazmaya koyuluyorum. Ardından Collesium'u görmek için delice acele ettiğimden koşar adımlarla yola devam ettik (-shuttleda önünden geçerken görmüştük). Collesium devasa bir alana yayılmış ve çok görkemli. Etrafını defalarca turlayıp her açıdan fotoğrafını çektim sanırım. Etrafta güzel olan tek şey Collesium değildi, sanki her şey uyum içindeydi. Collesium'un içi de önü de çok kalabalıktı,üstelik hava yaz gibiydi. Detaylı incelememiz saatler sürünce delice acıktık ve İtalyan pizzası denemeye karar verdik. Collesium'dan ayrılmak benim için zor oldu ancak devam etmeliydik. Santa Maria Arecolli Kilisesi'ne doğru yürüyüp Navona'ya çıkmaya ve orada pizza yemeye karar verdik. Yol üzerinde Piazza Venezia'ya uğradık ve çok görmek istediğimiz Vittoriano Zafer Anıtı'nı gördük. Burası askeri bir bölge olduğundan girişteki görevli sizi saygılı olmanız konusunda uyarıyor Bu şartla ücretsiz olarak Vittoriano'yu gezebiliyorsunuz.



Piazza Venezia


Gerçekten de söylendiği gibi Piazza Venezia'nın en güzel manzarası Vittoriano'nun tepesinden görünüyormuş. Uzun süre durup seyrettik. Ardından günün geri kalanı için planladığımız gibi Navona'ya yürüdük.






Navona

İtalyan pizzaları hakkında ilk izlenimimiz (-sanırım biraz şanslıydık) çok güzel olduklarıydı.
Yediğimiz şeylerden memnun ayrılıp sıcacık ve renkli Navona Meydanı'nın tadını çıkardık. Her bir heykele sanırım "Abi nasıl ya, nasıl olur ya?" diye diye baktık.  Gündüz gözüyle bir önceki akşamdan daha canlıydı meydan. Mart ayına göre hava sıcacıktı ve inanılmaz bir kalabalık vardı. Bu şehri yazın düşünemiyorum doğrusu. Navona harika bir meydan. Çeşmeleri, heykelleri, etrafındaki renkli ve çiçekli yapıları, sokak ressamları ve restoranları ile tam bir cümbüş.

İspanyol Merdivenleri
Görüp de bayıldığım her yerde olduğu gibi Navona'dan da ayaklarımı sürükleyerek ayrıldım. Zira yine hava kararmadan İspanyol Merdivenlerini görmeliydik! Yazın çiçeklerle donatılan bu merdiven turistlerin dinlenme noktasıymış. Piazza di Spagna harika bir meydan! Pastel renkli binaların düzenine en çok burada bayıldım sanırım. İspanyol merdivenlerinde epey vakit geçirdik. İyi bir soluklanma noktası olduğunu inkar edemem lakin çok daha güzel bir şey bekliyordum. Dilek tutmayı unuttuğumuzu bahane ederek bu kez farklı bir yoldan Trevi'ye yeniden çıktık. Roma'daki ilk dondurmalarımızı da ara sokakların birinden alıp Trevi'ye karşı su sesi eşliğinde yedik. Nımnımnım ben çok sevdim bu dondurma işini, dondurmayla pek aram yok ama sanırım bu yediğim en güzel dondurmaydı (Ali Usta üzgünüm)
Yapılırsa Roma'ya yeniden geleceği rivayet edilen şeyi yaptık: Sağ elimizle sol omzumuzun üzerinden çeşmeye bozuk para attık.

Roma'daki üçüncü günümüzü Vatikan'a ayırdık lakin oradan artan zamanımızda yeniden Vittoriano'ya çıktık. Pantheon'a son kez girdik ve içinde epey vakit geçirdik. Piazza Farnesa ile Campo dei Fiori'yi görmek için yürüdük, Tiber Nehri kıyılarında dolaştık ve Trastevere bölgesini keşfettik. Trastevere, "Tiber'in Ötesi" anlamına geliyormuş. Ben bu bölgeyi çok beğendim. Nehrin diğer kıyısına göre daha dingin. Eski, dapdar sokakları ile sanki Roma'da en yaşanılası yerdi.

Vatikan yazısında görüşmek üzeree :)










10 Mart 2017 Cuma

Film Listesi





1. Pierot Le Fou:

"Sen bana sözcüklerle konuşuyorsun, bense sana duygularla bakıyorum."
Sırf bir yerde okuduğun güzel bir replik yüzünden film izlenir mi? Bal gibi izlenir. İzlenmeli mi? Nımnım, bilemiyorum.
Çılgın  Pierot, Amerikalı yazar Lionel White'ın "obsessions" kitabından uyarlama Fransa İtalya ortak yapımı eski bir film. Birbirinden farklı iki karakterin Akdeniz kıyılarına kaçış hikayesini, renkli ama bir o kadar da dramatik sahnelerle anlatmış, birçok festivalde de ödüller almış Pierot Le Fou  beni hayal kırıklığına uğratmadı desem yalan olur. Akıcıydı, renkliydi, ilginçti, şiirseldi, kitaplarla doluydu (-eeen sevdiğim!) fakat anlamsızdı. Ferdinandcığım sana puan yok.




2. Volver:

İspanyolca'da "dönüş" anlamına gelen Volver'i tek bir kelimeyle anlat deseler "kadın" derdim. Lakin bana bunu diyen yok o yüzden biraz konuşacağım. Kızı ve kocası ile birlikte yaşayan yoksul ve güçlü bir kadının ailesindeki diğer kadınlarla daha da derinleşen, acılı bir hikayesi Volver. Cannes'da en iyi senaryo ödülünü alan filmin 6 kadın oyuncusu da "en iyi kadın oyuncu" ödülünü almış.
Neden bilmiyorum ama bu filmi çok sevdim. Favori sahnem ise tabi ki Penelope Cruz'un şarkı söylediği sahneydi.
Buraya bırakıyorum.







3. Coco Avant Chanel

Biyografik filmlerin insanda bıraktığı etki her zaman daha fazla oluyor bence ve bu da öyle bir film. Başarılı, karizmatik kadın hikayelerinden birisi Gabriel Bonheur Chanel'in hikayesi.Yetimhane ile başlayan hayatını, yaşadığı dönemde kadınlara verilen toplumsal konuma, yaşam tarzına baş kaldırarak kendi yolunu çizerek tamamlamış Coco'ya Audrey Tautou'nun oyunculuğu ile 2 saat bakıp çıkıyoruz.



4. Hollywood Ending


Ne izlesem bilemediğim zamanlar açıp Woody Allen izliyorum. Bugüne dek çok az filmini bayılarak izledim ama kararsız anların kurtarıcısı oluyor. Hollywood Ending de klasik bir Woody Allen filmi. Yorucu diyaloglar, olay örgüsü, kendini çat diye filmin merkezine oturtan bir yönetmen, burjuvazi bunalımlar çeken bir ana karakter, güzel müzikler, film için seçilen tek bir şehir... Tabi Woody'nin (-evet askerlik arkadaşım) bu filmde kendini anlattığını da düşünüyorum, bu da belki filmi diğerlerinden bir tık ayırıyor olabilir. Klişe bir sona sığınması da filmin adından da anlayacağımız üzere tek tipleşmiş Amerikan sinemasına yönelmiş bir eleştiri. (-bence)





5. Clockwork Orange

Bir kitabı okuyan her insan zihninde bambaşka bir dünya resmediyor, belki de bu yüzden popüler kitaplardan uyarlanmış filmleri sevmiyoruz, çünkü biz onları yönetmenin gördüğü ve yansıttığı her biçimden daha farklı görüyoruz.Yıllar önce okuyup bayıldığım bu kitabın filmini izleme vakti gelmiş de geçiyordu bile. Kitabın ünlenmesini sağlayan Stanley Kubrick filmi tam bir şaheser. Okuyuşumun üzerinden uzun zaman geçmiş olmasına rağmen birçok ufak ayrıntıyı sahneler gelmeden hatırladım, hiç de zihnimde canlandırdığım gibi değildi Kubrick'in ekrana yansıttıkları. Tam da bu noktada yukarıdaki tezimin çürüdüğünü hissettim. Bambaşka bir şekilde hayal etsem de yine aynı şeyleri hissettim izlerken. İğrendim, öfkelendim, her ne kadar Alex'e kinlensem de tedavi sürecinde ona acıdım. Antony Burgess'ın resmettiği o karanlık ütopya ancak bu denli sinemaya uyarlanabilirdi. O zamaan; "İyi bir film izlemenin dayanılmaz hafifliği."


6. Amadeus

Sanırım klasik müzik sevmeyenlerin uzak durması gereken bir film Amadeus. Zira, Mozart'ın hayatını besteleri eşliğinde aşırı teatral bir şekilde tam 3 saat boyunca anlatıyor. 1984 yapımı filmin aldığı ödüller ekranı kaydırmakla bitmiyor o yüzden 8 dalda Oscar'ı kucakladığını söylemekle yetineyim. (hmm Oscar çok da tırt, zaten siyasi bi şey abi. O zamanlar öyle değilmiş diyolar...)
Sadece Mozart için bile izlenir tabi ama, o opera sahneleri, güzel müzikler, kostümler, 1800lü yılların Viyanasının da hakkını yememek lazım. 
















17 Şubat 2017 Cuma

!F Film Festivali - Die Geträumten

Dün İstanbul Bağımsız Filmler Festivalinde Türkçe'ye "Kalp Zamanı" olarak çevrilmiş, aynı zamanda Berlin, Toronto ve Londra film festivallerinde de gösterilmiş. "Die  Geträumten" filmini izledim. Die  Geträumten aslında "düşlenen, hayal edilen" anlamına geliyor.
Paul Celan, bir şair. 2. Dünya Savaşı sırasında toplama kampından sağ çıkabilmiş ve kısa süre sonra yazar olan Ingebor ile tanışmış ve ikili, Celan'ın intiharına dek mektuplaşmışlar.
Filmi seyretmek istememin başlıca nedeni gerçek bir hikayeye dayalı olması. Film, Paul Celan ve Ingebor Bachmann'ın yıllarca süren aşk hikayesini bambaşka bir açıdan ele almış. Yaklaşık 20 yıl boyunca mektuplaşan iki aşığın gelgitlerle dolu, inişli çıkışlı, her şeye rağmen tutku dolu ve romantik ruh hallerini, mektupları günümüzde seslendiren ve kayıt altına alan Plaschg ve Rupp aracılığı ile görüyoruz, daha doğrusu dinliyoruz. Sıradan gibi gözüken mektuplaşmalara, o yılların esas konusu olan tarihi bazı gerçekliklerin eşlik etmesi mektupları daha somut kılıyor sanki.
Biz de mektupları kayıt altına alan ikili arasındaki garip etkileşime, mola verdikleri sıradaki basit sohbetlerine sanki gizlice dinliyormuş gibi tanık oluyoruz. Filme dair en sevdiğim nokta, Plaschg ve Rupp'un
mektupları okurken Ingebor ve Paul ile fazla özdeşleşmeleri, mutlu yerleri gözlerinin içi gülerek okurken, trajik kısımları gözleri dolu ve yutkunarak okuyacak denli kendilerini mektuplara sahip hissetmeleriydi. Bileti almadan evvel, filmin kısa açıklamasını okuduğumda, filmin neredeyse tamamen mektupların okunması ile geçip gideceğini tahmin etmemiştim. Buna rağmen yazılanlar öyle açık bir şekilde gözlerimizin önünde canlanıyordu ki, bir buçuk saatin nasıl geçtiğini pek anlayamadık. Tüm bunlara rağmen eksik gördüğüm birkaç şey de var. Mükemmel bir film değildi ancak kesinlikle izlemeye değer. Sürekli mektupların okunmasının yanı sıra filmi biraz daha uzatarak ikilinin arasındaki diyaloglar kuvvetlendirilebilirdi. Tek bir günde geçmesi yerine bir süreye yayılabilirdi, böylece karakterlerin okudukları mektuplardan etkilenmeleri de bir sürece bağlanmış ve sağlamlaşmış olurdu. biz de film sonrası, "e, mektupları kendimiz de okuyabilirdik yani" hissine kapılmamış olurduk.
"Artık çiçek açma zamanıdır taşın,
Yüreğinse tedirginlik zamanı,
zamanıdır zamanı, gelmenin,
artık zamanıdır."

31 Aralık 2016 Cumartesi

La la land


Lalalalalalala
Müzikal sevenler, caz sevenler, Whiplash sevenler toplansın size laflar hazırladım.
Uzun zamandır gelmesini beklediğim Lalaland'ı izledim bu gece. Sinemadan döneli birkaç saat oldu henüz ama hemen hakkında bir şeyler karalamam gerektiğini hissettim, çünkü zihnimden çıkaramıyorum. Sanırım filmden çıktıktan sonra söylediğim tüm o olumsuz şeyden biraz da olsa pişmanlık duyuyorum. İzlediğim filmleri sevip sevmediğime anında karar verme ve sonra pişman olma gibi bir huyum var. Bunu törpülemenin vakti geldi zira her seferinde izleyip okuyup bir köşeye attığımı sandığım her filmde, her kitapta zihnimi aşırı derecede kurcalayan bir şeylere rastlıyorum ve bir bakmışım günler haftalar geçmesine rağmen aklımdan çıkaramamışım. Sevdiğimi de geç fark ediyorum tabi. Lalaland'ı sevdiğimi ise ders çalışmaya çalışırken "city of staaars" diye içimden mırıldandığımda fark ettim. Sonraki hamlem de tıpış tıpış battaniyemin altına girip bilgisayarı açmak oldu tabi.
Lalaland bizim Whiplash'in yönetmeni Damien Chazelle'in yeni filmi. Whiplash'i çok çok sevmiş miydiniz bilmiyorum ama ben beğenmediğimi söyleyemeyecek olsam da sanırım fazla beklentiyle izlediğim için birazcık uzağım. Lalaland'de de yine aynısı oldu. Devlet tiyatrolarında izlediğim Erkek Arkadaş'tan sonra müzikal izlememiştim, hatta sanırım lise zamanlarımdan beri müzikal film görmemiştim. Kadrosundan kaynaklı bir beklentiyle gittiğim için izlediğimde pek tatmin olmadım açıkçası. Yine de değinmek istediğim birkaç şey var. İlk olarak; müzikleri gerçekten başarılı, çıktıktan sonra kendinizi mırıldanırken bulabilirsiniz. Caz müzikleri, filmin başından sonuna dek çalan piyano melodisi (Justin Hurwitz-Sanırım Whiplash'in müziklerinin de yaratıcısı) İkinci olarak oyunculukların hepsi harikaydı. Bir de film boyunca sağda solda Casablanca'yı anımsatan şeyler  (Mia'nın odasının duvarında, sokaklarda) görmek çok güzeldi. Ama senaryoda beni rahatsız eden birkaç şey var. İlki, bazı kısımlar o kadar hızlı ilerledi ki, sanki daha uzun bir versiyonu çekilmiş de seyirci sıkılmasın diye sağdan soldan kırpılmış gibiydi. İki, müzikler ve danslar biraz alakasız yerleştirilmişti sanki. Ne kadar doğru bilmiyorum ama müzikal izliyor bile olsam filmlerde biraz da olsa gerçek hayattan kesitler arıyorum. Son olarak ben mi izlerken çok hassas davrandım, bu yorumu bir başkası da yapacak mı bilmiyorum ama Cafe Society'ye aşırı benzettim. Dönem filmi izliyormuşum hissine kapıldım. Los Angeles, eski bir araba, danslar, kostümler, caz, karakterlerin hedefleri, yollarının ayrılması. Trajik son.
Filmde beni tatmin eden tek şey sonundaki Flashback sahneler oldu, finaliyle gönlümü çalmış film diyebilirim bunun için. Çünkü sonlara doğru Ryan Gosling'in çaldığı piyano ve dönüp bakışmaları için (evet o üç beş saniye için) bile izlemeye değer. Ekşide bir yorum gördüm, "şiir gibi tablo gibi" demiş. Güzel demiş. Çünkü gerçek olamayacak kadar güzel(-di).
Bunu da buraya bırakıyorum, çünkü en güzel sahnelerden birisiydi.




3 Eylül 2016 Cumartesi

Casablanca

Casablanca: İspanyolca'da "beyaz ev". Lilyum türünde bir çiçek. Bodrum'da bir butik otel. Bir bira markası. Şili'de bir şarap üreticisi (bkz: Ruta Del Vino). Fas'ta bir şehir. Casablanca'nın bir sürü bir sürü anlamı var ama ben Casablanca'da geçen 1942 yapımı, en iyi film-senaryo ve yönetmen dallarında Oscar ödülü almış Michael Curtiz filminden bahsedeceğim. Film, hiç sahnelenmemiş bir tiyatro oyunu olan Everybody comes to Rick's'ten sinemaya uyarlanmış.

İkinci Dünya Savaşı'nın başlarında Avrupa'dan kaçıp Amerika'ya gitmek isteyen Avrupalıların Casablanca üzerinden Lisbon'a geçip, Amerika gemisine binmeye çalıştıkları ve bunun için vize arayışı içinde oldukları bir dönemde Casablanca'daki en ünlü gece kulübünün sahibi Rick, Çek direniş örgütü lideri olan Victor ve karısı Ilsa'nın yolları Casablanca'da kesişiyor. Bu, suçlusu olmayan bir aşk üçgeni aslında. Kocası Victor'un Alman toplama kampında öldüğünü sanan Ilsa, Paris'te  Rick ile tanışır ve aşk yaşarlar. Ama Almanların Paris'e girdikleri gün oradan birlikte kaçmayı planlarken Ilsa, Victor'un ölmediğini öğrenir ve Rick'i sebebini söylemeden terkeder. Bir süre sonra Amerika'ya kaçabilmek için tek şansları Rick olacaktır.

Filmde çokçokçok sevdiğim bazı noktalar var. 
Ilsa "Play it once Sam." dediğinde o şarkıda bir şeyler olduğunu anlamamak mümkün değil. As time goes by gibi harika bir şarkıyı kattı bana.  "a kiss is just a kiss" Tam olarak bu sahnede Rick ve Ilsa'nın karşılaşmaları ve Rick'in Ilsa'yı son gördüğü günü her ayrıntısı ile hatırladığını söylemesi. "I remember every detail. The Germans wore gray, you wore blue." Ama film siyah beyazdır ve biz o gün Ilsa'nın giydiği giysinin mavi olup olmadığını asla göremeyiz.

Rick'in aşkının önüne öfkesi de, kalp kırıklığı da geçememiş ve her şeye rağmen Ilsa'nın çenesinden tutup "Here's looking at you kid." diyebildi yeniden. 
Ilsa'nın yorgunlukla "I wish I didn't love you so much" dediği sahne. "I love you so much. and I hate this war so much. It's a crazy world. Anything can happen."

"Dünya harabeye dönerken biz aşık olmaya çalışıyoruz"