Aynı zamanda filmde başrolü paylaşan yönetmen Abel ve Gordon ikilisi bize kısa bir Paris turu yaptırıyor hatta Eyfel'in tepesine bile çıkıyoruz onlarla, Seine Nehri'nde vapura biniyoruz ve Paris'te yaşlı, biraz da deli halasını aramakta olan Fiona ile evsiz Dom'un hayatlarına bu şekilde tanık oluyoruz. Fiona'nın başına gelen her şeyi kabullenerek Martha'yı aramaya devam etmesi ve umudunu asla yitirmemesi gerçekçi ama bir o kadar da hüzünlüydü.Hayatın bize neler getireceğini asla bilemeyiz, bazen kaybettiğimiz şeyler bir şekilde bize yenilikler getirir, bambaşka insanlar buldurur. Belki de Fiona için, Dom öyledir. Sahneler öyle kesip kartopostala koymalıktı ki simetrisiyle ve renkleriyle biraz Wesley Anderson tadı aldım. Belki de o yüzden çok ısınmışımdır diyorum. Uzun zamandır kahkahalarla güldüğüm bir film seyretmemiştim. Festivallerde yakalarsanız bu hıphızlı ilerleyen filmi kaçırmayın derim.
6 Nisan 2017 Perşembe
İKSV Film Festivali '17 "Paris Büyüsü"
Aynı zamanda filmde başrolü paylaşan yönetmen Abel ve Gordon ikilisi bize kısa bir Paris turu yaptırıyor hatta Eyfel'in tepesine bile çıkıyoruz onlarla, Seine Nehri'nde vapura biniyoruz ve Paris'te yaşlı, biraz da deli halasını aramakta olan Fiona ile evsiz Dom'un hayatlarına bu şekilde tanık oluyoruz. Fiona'nın başına gelen her şeyi kabullenerek Martha'yı aramaya devam etmesi ve umudunu asla yitirmemesi gerçekçi ama bir o kadar da hüzünlüydü.Hayatın bize neler getireceğini asla bilemeyiz, bazen kaybettiğimiz şeyler bir şekilde bize yenilikler getirir, bambaşka insanlar buldurur. Belki de Fiona için, Dom öyledir. Sahneler öyle kesip kartopostala koymalıktı ki simetrisiyle ve renkleriyle biraz Wesley Anderson tadı aldım. Belki de o yüzden çok ısınmışımdır diyorum. Uzun zamandır kahkahalarla güldüğüm bir film seyretmemiştim. Festivallerde yakalarsanız bu hıphızlı ilerleyen filmi kaçırmayın derim.
4 Nisan 2017 Salı
Tiktak
Tiktaksaatyedikırkbeş. Uyan.Yüzüne buz gibi suyu çarp ve dolaptan ilk çektiklerini giy. On beş dakika metroya yürü ve yürürken o koskocaman, yüksek, üzerinde büyük biraderin bizi izlediğini hatırlatmak istercesine devasa asılmış posterlerle dolu binaların arasından işlerine gitmekte olan kırmızı topuklu ayakkabılı, sükseli kadın ve film afişinden fırlamış parlak iskarpinli, çantaları pis kokan adamların lüks arabalarıyla ya da yürüyerek yanlarından geçişini seyret. Tiktaksaatsekiz. Geç kalıyorsun ama aldırma. Metroya yürürken iki yılda gözlerinin önünde büyüyen,en fazla yedi yaşında olduğunu düşündüğün ama aslında on bir yaşında olan o dilenci çocuğun yine aynı yerinde oturuşunu ve boşvermiş bir tavırla kimsenin yüzüne bile bakmayışını seyret. Neden her şey bu kadar hızlı değişiyorken bazı şeyler yerinde sayıyor?Acı. Para verip vermemek arasında kal. Ama sonra yürü, git. Tiktaksaatsekiziüçgeçiyor. Acelen var ama metroda solda durmakta inat eden insanlar yüzünden yürüyen merdivenin yavaşlığında aşağı iniyorsun ve bu yüzden metronun gidişini işitiyorsun.
Haftada üç gün kumar oynuyorsun. Kumar mekanın Vezneciler metro. Her gün yüzlerce insanla aynı metroya biniyorsun ve kulağında güzel sesli bir kadın bağırırken o yüzlerce insandan ne farkın olduğunu düşünüyorsun.Herkesten biraz daha hızlı adımlarla çıkıyorsun binerken çıkışa daha yakın inmeyi hesap ettiğin vagondan. Tiktaksaatsekizotuziki. Belki de farkın budur. İki seçenek var: Ya on adım fazla yürümeyi göze alıp dört asansörün olduğu çıkıştan çıkacaksın ya binememe ihtimalinin yüksek olduğu tek asansörlü çıkıştan. Sen haftada üç gün bu kumarı oynuyorsun. Ve her defasında kaybediyorsun. Öyle bir yürümek ki bu bitmek bilmiyor, üstüne bir de güne başlamadan seni bitiriyor. Aldırma. Bir sıra kontrolden, cihazdan geçip o yüksek duvarlı, çok güvenli okuluna giriyorsun. Yıllar ne çok şeyi değiştiriyor. Bahçesinde aylak aylak dolaşıp, çimlere uzanıp kitaplar okuduğun, kapısını seyrettiğin, kedileriyle konuştuğun okuldan ne zaman çıkacağını hesaplıyorsun girer girmez. Tiktaksaatsekizkırkdört. Tostçaysigaraders. Eve dönerken ekmek alacaksın, unutma. Unutuyorsun.
2 Nisan 2017 Pazar
Michaelangelo'nun Şehri Floransa
![]() |
| Duomo |
Kısa bir tren yolculuğundan sonra, sanatla dolu yüze yakın müze ve sanat galerisine ev sahipliği yapan, birçok sanatçının şehri olan Floransa'ya ulaştık.
Santa Maria Novella istasyonuna inince şehrin ne kadar küçük olduğunu hemen anlıyorsunuz. Kaldığım otel Duomo'ya yürüyerek beş saniye falan olduğu için hemen yola koyuldum. Çok büyük bir beklenti içerisinde olmama rağmen Duomo'yu görünce kitlenip kaldım. Renkli mermerlerden yapılmış Floransa'nın en yüksek bir yapısı gotik mimarinin bir örneği. 107 metre uzunluğunda ve renkli bir dış cepheye sahip. Renkleri, kubbesi, büyüklüğü ile beni büyüledi. Floransa'da iki günümüz olduğu için rastgele ara sokaklara daldık. Başlangıçta gözüme Roma'ya kıyasla daha cansız gibi göründü ama sokaklara girip çıktıkça fikrim değişti. Her sokak, her köşe çok güzel ama trafik problemi var sanırım. Bir de birkaç yerde yol çalışması ve restorasyona (Hem de Duomo'nun bir kısmının restorasyonda olması!) rastlayınca epey şaşırdık çünkü Roma'da böyle bir şeyle karşılaşmamıştık.
Santa Maria Novella istasyonuna inince şehrin ne kadar küçük olduğunu hemen anlıyorsunuz. Kaldığım otel Duomo'ya yürüyerek beş saniye falan olduğu için hemen yola koyuldum. Çok büyük bir beklenti içerisinde olmama rağmen Duomo'yu görünce kitlenip kaldım. Renkli mermerlerden yapılmış Floransa'nın en yüksek bir yapısı gotik mimarinin bir örneği. 107 metre uzunluğunda ve renkli bir dış cepheye sahip. Renkleri, kubbesi, büyüklüğü ile beni büyüledi. Floransa'da iki günümüz olduğu için rastgele ara sokaklara daldık. Başlangıçta gözüme Roma'ya kıyasla daha cansız gibi göründü ama sokaklara girip çıktıkça fikrim değişti. Her sokak, her köşe çok güzel ama trafik problemi var sanırım. Bir de birkaç yerde yol çalışması ve restorasyona (Hem de Duomo'nun bir kısmının restorasyonda olması!) rastlayınca epey şaşırdık çünkü Roma'da böyle bir şeyle karşılaşmamıştık.
![]() |
| Ponte Vecchio |
Panjurlu evlerle dolu dar sokaklarda ilerledik ve sonraki günlerde bulmak için epey çaba sarf edip müptelası olduğumuz harika bir pizzacı bulduk. Ardından Galileo Müzesi ve Uffizi'nin önüne doğru çıktık ve Ponte Vecchio'ya yürüdük. İlk gün bizim için biraz hızlı bir şehir turu oldu. Arno Nehri'nin iki yakasını birleştiren köprü çok tatlı ve renkli, üzerinde ise sıra sıra bir sürü kuyumcu bulunuyor. İkinci Dünya Savaşı'nda Floransa'nın tüm köprülerinin bombalanarak yıkılmasına rağmen Vecchio Köprüsü bombalanmamış. Akşamları kuyumcuların kapanmasıyla beraber şaraplarını, pizzalarını alan bu köprüye gelip Floransa'nın müzisyeni Claudio Spadi'nin canlı müziğinin tadını çıkarıyor ve köprü daha da canlanıyor.
![]() |
| Palazzo Pitti |
Nehrin diğer yakası daha dingin ve düzenliydi sanki. Tam bir bahar havası vardı ve Palazzo Pitti'nin önünde güneş alan bir yere oturduk. İtalya gezim boyunca aylak aylak oturmaktan en çok keyif aldığım noktalardan birisi oldu Pitti Sarayı'nın önü. Zira Floransa çok küçük ve bu şehirde acele etmeye hiç gerek yok. Yalnız da değildik üstelik. Güneşin tadını çıkarmak isteyenlerin uğrak noktası burasıymış meğer. Bu yakada mutlaka görülmesi gereken pek bir yer yok aslında. O yüzden vakit kaybetmeden nehrin diğer yakasına döndük ve kartpostallar aldık.
![]() |
| Postcards from Firenze |
Floransa'nın akşamını görmek için bir de akşam keşfine çıktık. İkinci gün planımızın parçası olan yerlerden Palazzo Vecchio'yu, önündeki Davut heykelinin bronz bir kopyasını, köprüyü akşam gözüyle gördük ve Duomo'nun içerisine girdik. Tam da rehberde yazdığı üzere o ihtişamlı yapısı ve renklerine karşın çok daha sade bir şey bekliyordu bizi içeride.
Floransa sanki tüm tarihi yapıların bir araya toplandığı ufak bir kasaba. (Aslında şehir olarak çok büyük fakat gezmek için tarihi merkez ve çevresinden başka bir yer yok.) Görmeniz gereken her yeri yürüyerek bir gün içinde görebiliyorsunuz. Bu yüzden insanlar genellikle İtalya gezilerinde Floransa'ya çok kısa bir zaman dilimi ayırıyorlar. Ancak ben buraya iki gün ayırdığım için mutluydum. O iki gün dolduğunda da gitmeye hiç niyetim yoktu doğrusu.
Floransa akşamını Duomo'nun önündeki bir pizzacıda (kötü bir tecrübeyle domuz etinden dolayı sürekli vejetaryen pizza kovalamayı öğrenerek) sonlandırdık. Yine de Duomo'yu izleyerek yemek yemek çok zevkli.
İkinci gün kendimizi yine köprüde bulduk. İtalya'daki ikinci dondurmalarımızı köprü üzerindeki renki evleri izleyerek yedik ama bu da dahil hiçbirisi Roma'nın yerini tutmadı.
![]() |
| Uffizi Gallery |
Santa Croce'yi görüp Dante heykeline bir bakın derim.
Ardından Palazzo Vecchio ve dünyanın en eski sanat galerisi olan Uffizi'ye yürüdük. Uffizi'nin içine girmedik fakat avlusundaki heykeller bile bizi bu denli hayrete düşürürken içeriyi dolaşmak nasıl olurdu diye düşünmeden edemedik. Leonardo Davinci, Donatello, Macchiavelli, Galileo, Vespucci gibi birçok kişinin heykelini görmek mümkün. Palazzo Vechhio'nun önünde Michaelangelo'nun Davut heykellinin bir kopyasını görebilirsiniz.
![]() |
| Vecchio Sarayı ve Davut |
![]() |
| Michaelangelo Tepesinden Floransa |
Rönesansın beşiği, Michaelangelo'nun Leonardo Da Vinci'nin doğduğu Floransa müzelerin, yeşil panjurların, güzel bisikletler ve köprülerin, harika müzisyenlerin şehri. Buraya veda etmek zor oldu. Floransa'ya ilk merhabamızı Ponte Vecchio ve Palazzo Pitti'de yaptığımız için vedamızı da o şekilde yaptık.
![]() |
| Mezarlık |
![]() |
| Floransa Sokakları |
Küçük Ülke Vatikan
![]() |
| Bazilikanın Tepesinden Vatikan Manzarası |
Vatikan Roma'nın içerisinde bulunan ve dünyanın en küçük yüzölçümüne sahip
(1,5 kilometrekarelik) ufacık minicik 500 nüfuslu bir ülke. Roma'ya yolunuz
düşerse mutlaka bir gününüzü ayırın zira San Piedro Meydanı, Bazilikanın
içerisinde bulunan birbirinden değerli rönesansın doğuşunu sağlayan eserler ve
Bazilika'nın tepesinden gözüken Vatikan manzarası için değer.
![]() |
| San Pietro Meydanı |
Haritadan incelediğimde (-İstanbul'da en az üç aktarmaya alışkın bünyem
yüzünden) Vatikan'a yürümek gözümde büyümüştü ancak hiç de zor değil. Vatikan’a
doğru yürürken Tiber Nehri’nin diğer yakasına geçiyorsunuz ve köprü seçimi
bence burada çok önemli. Biz nasılsa dönerken geçeriz diye meşhur Sant Angelo
Köprüsü’nü değil Umberto Köprüsü’nü kullandık. Roma merkezinden kaptırdık
ve yaklaşık 1 saatlik bir yürüyüşün ardından ünlü mimar Bernini’nin tasarladığı
San Piedro meydanı tüm ihtişamı ile karşımızdaydı.
![]() |
| Bazilika ve ben (sağdaki ben) |
Papa her Çarşamba sabah 10'da konuşma yapmak için ekibiyle (evet ekibiyle) beraber Bazilika'nın önünde oluyor. Şansımıza günlerden Çarşambaydı.(-tamam rehberden okuyup Çarşamba gününe denk getirmiş olabiliriz.) Papa yaklaşık 1 saat konuştu ve konuşması farklı dillere çevrildi. Netice itibariyle bu gözler Papa gördü. (niçin gördü, nasıl gördü, neden gördü?)
Bazilikanın kapıları saat 1’de açılıyordu ve biz de o saate dek San Piedro meydanında, Aziz Pavlus heykelini, Bazilikayı inceleyerek meydanda işaretli bazı noktaların içinde durup sütunlara baktığımızda 4 sütunun tek bir sütun gibi göründüğü noktalarda durup sütunları seyrederek vakit geçirdik.
| Bazilika |
![]() |
| Bazilika |
Bazilika'nın tepe kısmına çıkış için iki seçeneğiniz var: Asansör ve merdiven. 491 basamağı neredeyse 15 dakika aralıksız bir şekilde çıkarak tepeye ulaşıyorsunuz. Merdivenler sadece tek bir insanın geçebileceği kadar dar ve bazı noktalarda daha da daralıyor (neyse ki ben küçüğüm nımnımnım)
Yerden 137 metre yukarıdan o meşhur Vatikan fotoğrafını çekebilirsiniz.
Uzunca bir süre o muazzam manzarayı panoromik olarak seyrettik ardından
Kubbenin göründüğü bir alt kısma indik. Kubbeyi yine Michaelangelo tasarlamış,
ömrü yetmediği için de sadece bir kısmını kendi yapmış. Kubbenin altında
pizzalarımızı yedik (Evet orada da pizzacı var, imdat!) ve bir süre güneşte
oturduk. Bazilika keyfi bittikten sonra zar zor tırmandığımız merdivenleri bir
solukta indik. Planımız Vatikan Müzesi'ne girmekti ancak giremedik. O kadar
üzgünüm ki bir sonraki Vatikan seyahatim için bu bir bahane oldu diyerek
kendimi avutuyorum.
![]() |
| Castel San Angelo |
Son olarak gelirken de gördüğümüz, Cem Sultan'ın esir olarak tutulduğu ve
karışık siyasi dönemlerde Papa'ların ikamet ettikleri Castel San Angelo'yu heykellerle donatılmış köprüden fotoğrafladık. Köprüden görünüşü gerçekten çok etkileyici ancak Vatikan telaşı
ile çok da hakkını verebildiğimizi düşünmüyorum bu güzel kalenin.
28 Mart 2017 Salı
Roma'da 3 gün
Roma'ya üç gün yetmez ancak on iki günlük İtalya seyahatimde bu güzel şehre ayırabileceğim zaman kısıtlıydı ve ben de bu üç güne olabildiğince çok şey sığdırmaya çalıştım. Gezim boyunca sürekli defterime notlar aldığım için galiba bir şeyler anlatmam kolay olacak.
Roma'ya uçak ile ulaşmak için iki tane havaalanı şansınız var. Biz bunlardan Fiumicino Havaalanını tercih ettik. Havaalanına indikten sonra shuttle ile 45 dakika gibi bir sürede şehir merkezinde oluyorsunuz. Roma'daki ilk dakikalarımızı etrafı seyredip, İtalya hakkında fikir sahibi olmaya çalışarak geçirdik, bakalım bizi neler bekliyor, beklentilerimizin kaçı abartılı kaçı gerçekçi bunları düşündük. Zaten kalacağımız yer şehir merkezine (Termini ve çevresi) çok yakındı o yüzden eşyalardan kurtulur kurtulmaz kendimizi Roma sokaklarına attık. Roma'ya öğlen ulaştığımız için hava kararmadan çok fazla şey görmek istedik ve ilk tercihimizi Fontana di Trevi'den yana kullandık. 15-20 dakikalık bir yürüyüşün ardından çeşmenin sesini duyunca anladık çok yakın olduğumuzu ve birkaç dakika sonra tam da beklediğim gibi devasa Aşıklar Çeşmesi görünüverdi. Çeşme çevresinde bir yandan rehberlerimizi okuyarak bir yandan da heykelleri, etraftaki insanları seyrederek epey vakit geçirdik.
Ayaklarımızın bizi Roma'dan dönmeden Trevi'ye yeniden çıkaracağından emin olduğumuz için oradan ayrılıp Pantheon ve Navona'ya doğru yola çıktık. Pantheon içine girene dek beni aşırı etkilememişti ancak inanılmaz bir yapı olduğunu hem birkaç gün sonra gündüz gördüğümde hem de kubbesini detaylıca inceleme şansım olduğunda fark ettim. Navona Meydanını geç saate bırakmak istemediğim için Pantheon'dan hemen ayrıldık. Navona Meydanı sanırım Roma'da vakit geçirmekten en çok keyif aldığım yerlerden birisi oldu. İlk gidişimizde hava karardığı için tadını pek alamamış olsak da o üç gün içinde defalarca gittik. İlk gün için izlenimim Roma'nın tam bir panjurlu sarı evler şehri olduğuydu. Her sokak, her köşe başı baş döndürücü bir güzelliğe sahip. Özellikle de İstanbul gibi bir kargaşanın üzerine, kendi içinde büyük olmasına rağmen dingin bir şehir olduğunu hissettim Roma'nın.
![]() |
| Collesium |
![]() |
| Piazza Venezia |
Gerçekten de söylendiği gibi Piazza Venezia'nın en güzel manzarası Vittoriano'nun tepesinden görünüyormuş. Uzun süre durup seyrettik. Ardından günün geri kalanı için planladığımız gibi Navona'ya yürüdük.
![]() |
| Navona |
İtalyan pizzaları hakkında ilk izlenimimiz (-sanırım biraz şanslıydık) çok güzel olduklarıydı.
Yediğimiz şeylerden memnun ayrılıp sıcacık ve renkli Navona Meydanı'nın tadını çıkardık. Her bir heykele sanırım "Abi nasıl ya, nasıl olur ya?" diye diye baktık. Gündüz gözüyle bir önceki akşamdan daha canlıydı meydan. Mart ayına göre hava sıcacıktı ve inanılmaz bir kalabalık vardı. Bu şehri yazın düşünemiyorum doğrusu. Navona harika bir meydan. Çeşmeleri, heykelleri, etrafındaki renkli ve çiçekli yapıları, sokak ressamları ve restoranları ile tam bir cümbüş.
![]() |
| İspanyol Merdivenleri |
Yapılırsa Roma'ya yeniden geleceği rivayet edilen şeyi yaptık: Sağ elimizle sol omzumuzun üzerinden çeşmeye bozuk para attık.
Roma'daki üçüncü günümüzü Vatikan'a ayırdık lakin oradan artan zamanımızda yeniden Vittoriano'ya çıktık. Pantheon'a son kez girdik ve içinde epey vakit geçirdik. Piazza Farnesa ile Campo dei Fiori'yi görmek için yürüdük, Tiber Nehri kıyılarında dolaştık ve Trastevere bölgesini keşfettik. Trastevere, "Tiber'in Ötesi" anlamına geliyormuş. Ben bu bölgeyi çok beğendim. Nehrin diğer kıyısına göre daha dingin. Eski, dapdar sokakları ile sanki Roma'da en yaşanılası yerdi.
Vatikan yazısında görüşmek üzeree :)
10 Mart 2017 Cuma
Film Listesi
1. Pierot Le Fou:
"Sen bana sözcüklerle konuşuyorsun, bense sana duygularla bakıyorum."Sırf bir yerde okuduğun güzel bir replik yüzünden film izlenir mi? Bal gibi izlenir. İzlenmeli mi? Nımnım, bilemiyorum.
Çılgın Pierot, Amerikalı yazar Lionel White'ın "obsessions" kitabından uyarlama Fransa İtalya ortak yapımı eski bir film. Birbirinden farklı iki karakterin Akdeniz kıyılarına kaçış hikayesini, renkli ama bir o kadar da dramatik sahnelerle anlatmış, birçok festivalde de ödüller almış Pierot Le Fou beni hayal kırıklığına uğratmadı desem yalan olur. Akıcıydı, renkliydi, ilginçti, şiirseldi, kitaplarla doluydu (-eeen sevdiğim!) fakat anlamsızdı. Ferdinandcığım sana puan yok.
2. Volver:
İspanyolca'da "dönüş" anlamına gelen Volver'i tek bir kelimeyle anlat deseler "kadın" derdim. Lakin bana bunu diyen yok o yüzden biraz konuşacağım. Kızı ve kocası ile birlikte yaşayan yoksul ve güçlü bir kadının ailesindeki diğer kadınlarla daha da derinleşen, acılı bir hikayesi Volver. Cannes'da en iyi senaryo ödülünü alan filmin 6 kadın oyuncusu da "en iyi kadın oyuncu" ödülünü almış.Neden bilmiyorum ama bu filmi çok sevdim. Favori sahnem ise tabi ki Penelope Cruz'un şarkı söylediği sahneydi.
Buraya bırakıyorum.
3. Coco Avant Chanel
Biyografik filmlerin insanda bıraktığı etki her zaman daha fazla oluyor bence ve bu da öyle bir film. Başarılı, karizmatik kadın hikayelerinden birisi Gabriel Bonheur Chanel'in hikayesi.Yetimhane ile başlayan hayatını, yaşadığı dönemde kadınlara verilen toplumsal konuma, yaşam tarzına baş kaldırarak kendi yolunu çizerek tamamlamış Coco'ya Audrey Tautou'nun oyunculuğu ile 2 saat bakıp çıkıyoruz.
4. Hollywood Ending
Ne izlesem bilemediğim zamanlar açıp Woody Allen izliyorum. Bugüne dek çok az filmini bayılarak izledim ama kararsız anların kurtarıcısı oluyor. Hollywood Ending de klasik bir Woody Allen filmi. Yorucu diyaloglar, olay örgüsü, kendini çat diye filmin merkezine oturtan bir yönetmen, burjuvazi bunalımlar çeken bir ana karakter, güzel müzikler, film için seçilen tek bir şehir... Tabi Woody'nin (-evet askerlik arkadaşım) bu filmde kendini anlattığını da düşünüyorum, bu da belki filmi diğerlerinden bir tık ayırıyor olabilir. Klişe bir sona sığınması da filmin adından da anlayacağımız üzere tek tipleşmiş Amerikan sinemasına yönelmiş bir eleştiri. (-bence)
5. Clockwork Orange
Bir kitabı okuyan her insan zihninde bambaşka bir dünya resmediyor, belki de bu yüzden popüler kitaplardan uyarlanmış filmleri sevmiyoruz, çünkü biz onları yönetmenin gördüğü ve yansıttığı her biçimden daha farklı görüyoruz.Yıllar önce okuyup bayıldığım bu kitabın filmini izleme vakti gelmiş de geçiyordu bile. Kitabın ünlenmesini sağlayan Stanley Kubrick filmi tam bir şaheser. Okuyuşumun üzerinden uzun zaman geçmiş olmasına rağmen birçok ufak ayrıntıyı sahneler gelmeden hatırladım, hiç de zihnimde canlandırdığım gibi değildi Kubrick'in ekrana yansıttıkları. Tam da bu noktada yukarıdaki tezimin çürüdüğünü hissettim. Bambaşka bir şekilde hayal etsem de yine aynı şeyleri hissettim izlerken. İğrendim, öfkelendim, her ne kadar Alex'e kinlensem de tedavi sürecinde ona acıdım. Antony Burgess'ın resmettiği o karanlık ütopya ancak bu denli sinemaya uyarlanabilirdi. O zamaan; "İyi bir film izlemenin dayanılmaz hafifliği."
6. Amadeus
Sanırım klasik müzik sevmeyenlerin uzak durması gereken bir film Amadeus. Zira, Mozart'ın hayatını besteleri eşliğinde aşırı teatral bir şekilde tam 3 saat boyunca anlatıyor. 1984 yapımı filmin aldığı ödüller ekranı kaydırmakla bitmiyor o yüzden 8 dalda Oscar'ı kucakladığını söylemekle yetineyim. (hmm Oscar çok da tırt, zaten siyasi bi şey abi. O zamanlar öyle değilmiş diyolar...)
Sadece Mozart için bile izlenir tabi ama, o opera sahneleri, güzel müzikler, kostümler, 1800lü yılların Viyanasının da hakkını yememek lazım.
17 Şubat 2017 Cuma
!F Film Festivali - Die Geträumten
Dün İstanbul Bağımsız Filmler Festivalinde Türkçe'ye "Kalp Zamanı" olarak çevrilmiş, aynı zamanda Berlin, Toronto ve Londra film festivallerinde de gösterilmiş. "Die Geträumten" filmini izledim. Die Geträumten aslında "düşlenen, hayal edilen" anlamına geliyor.
Paul Celan, bir şair. 2. Dünya Savaşı sırasında toplama kampından sağ çıkabilmiş ve kısa süre sonra yazar olan Ingebor ile tanışmış ve ikili, Celan'ın intiharına dek mektuplaşmışlar.
Filmi seyretmek istememin başlıca nedeni gerçek bir hikayeye dayalı olması. Film, Paul Celan ve Ingebor Bachmann'ın yıllarca süren aşk hikayesini bambaşka bir açıdan ele almış. Yaklaşık 20 yıl boyunca mektuplaşan iki aşığın gelgitlerle dolu, inişli çıkışlı, her şeye rağmen tutku dolu ve romantik ruh hallerini, mektupları günümüzde seslendiren ve kayıt altına alan Plaschg ve Rupp aracılığı ile görüyoruz, daha doğrusu dinliyoruz. Sıradan gibi gözüken mektuplaşmalara, o yılların esas konusu olan tarihi bazı gerçekliklerin eşlik etmesi mektupları daha somut kılıyor sanki.
Biz de mektupları kayıt altına alan ikili arasındaki garip etkileşime, mola verdikleri sıradaki basit sohbetlerine sanki gizlice dinliyormuş gibi tanık oluyoruz. Filme dair en sevdiğim nokta, Plaschg ve Rupp'un
mektupları okurken Ingebor ve Paul ile fazla özdeşleşmeleri, mutlu yerleri gözlerinin içi gülerek okurken, trajik kısımları gözleri dolu ve yutkunarak okuyacak denli kendilerini mektuplara sahip hissetmeleriydi. Bileti almadan evvel, filmin kısa açıklamasını okuduğumda, filmin neredeyse tamamen mektupların okunması ile geçip gideceğini tahmin etmemiştim. Buna rağmen yazılanlar öyle açık bir şekilde gözlerimizin önünde canlanıyordu ki, bir buçuk saatin nasıl geçtiğini pek anlayamadık. Tüm bunlara rağmen eksik gördüğüm birkaç şey de var. Mükemmel bir film değildi ancak kesinlikle izlemeye değer. Sürekli mektupların okunmasının yanı sıra filmi biraz daha uzatarak ikilinin arasındaki diyaloglar kuvvetlendirilebilirdi. Tek bir günde geçmesi yerine bir süreye yayılabilirdi, böylece karakterlerin okudukları mektuplardan etkilenmeleri de bir sürece bağlanmış ve sağlamlaşmış olurdu. biz de film sonrası, "e, mektupları kendimiz de okuyabilirdik yani" hissine kapılmamış olurduk.
Paul Celan, bir şair. 2. Dünya Savaşı sırasında toplama kampından sağ çıkabilmiş ve kısa süre sonra yazar olan Ingebor ile tanışmış ve ikili, Celan'ın intiharına dek mektuplaşmışlar.
Filmi seyretmek istememin başlıca nedeni gerçek bir hikayeye dayalı olması. Film, Paul Celan ve Ingebor Bachmann'ın yıllarca süren aşk hikayesini bambaşka bir açıdan ele almış. Yaklaşık 20 yıl boyunca mektuplaşan iki aşığın gelgitlerle dolu, inişli çıkışlı, her şeye rağmen tutku dolu ve romantik ruh hallerini, mektupları günümüzde seslendiren ve kayıt altına alan Plaschg ve Rupp aracılığı ile görüyoruz, daha doğrusu dinliyoruz. Sıradan gibi gözüken mektuplaşmalara, o yılların esas konusu olan tarihi bazı gerçekliklerin eşlik etmesi mektupları daha somut kılıyor sanki.
Biz de mektupları kayıt altına alan ikili arasındaki garip etkileşime, mola verdikleri sıradaki basit sohbetlerine sanki gizlice dinliyormuş gibi tanık oluyoruz. Filme dair en sevdiğim nokta, Plaschg ve Rupp'un
mektupları okurken Ingebor ve Paul ile fazla özdeşleşmeleri, mutlu yerleri gözlerinin içi gülerek okurken, trajik kısımları gözleri dolu ve yutkunarak okuyacak denli kendilerini mektuplara sahip hissetmeleriydi. Bileti almadan evvel, filmin kısa açıklamasını okuduğumda, filmin neredeyse tamamen mektupların okunması ile geçip gideceğini tahmin etmemiştim. Buna rağmen yazılanlar öyle açık bir şekilde gözlerimizin önünde canlanıyordu ki, bir buçuk saatin nasıl geçtiğini pek anlayamadık. Tüm bunlara rağmen eksik gördüğüm birkaç şey de var. Mükemmel bir film değildi ancak kesinlikle izlemeye değer. Sürekli mektupların okunmasının yanı sıra filmi biraz daha uzatarak ikilinin arasındaki diyaloglar kuvvetlendirilebilirdi. Tek bir günde geçmesi yerine bir süreye yayılabilirdi, böylece karakterlerin okudukları mektuplardan etkilenmeleri de bir sürece bağlanmış ve sağlamlaşmış olurdu. biz de film sonrası, "e, mektupları kendimiz de okuyabilirdik yani" hissine kapılmamış olurduk.
"Artık çiçek açma zamanıdır taşın,
Yüreğinse tedirginlik zamanı,
zamanıdır zamanı, gelmenin,
artık zamanıdır."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






















