28 Mart 2017 Salı

Roma'da 3 gün


Roma'ya üç gün yetmez ancak on iki günlük İtalya seyahatimde bu güzel şehre ayırabileceğim zaman kısıtlıydı ve ben de bu üç güne olabildiğince çok şey sığdırmaya çalıştım. Gezim boyunca sürekli defterime notlar aldığım için galiba bir şeyler anlatmam kolay olacak.
Roma'ya uçak ile ulaşmak için iki tane havaalanı şansınız var. Biz bunlardan Fiumicino Havaalanını tercih ettik. Havaalanına indikten sonra shuttle ile 45 dakika gibi bir sürede şehir merkezinde oluyorsunuz. Roma'daki ilk dakikalarımızı etrafı seyredip, İtalya hakkında fikir sahibi olmaya çalışarak geçirdik, bakalım bizi neler bekliyor, beklentilerimizin kaçı abartılı kaçı gerçekçi bunları düşündük. Zaten kalacağımız yer şehir merkezine (Termini ve çevresi) çok yakındı o yüzden eşyalardan kurtulur kurtulmaz kendimizi Roma sokaklarına attık. Roma'ya öğlen ulaştığımız için hava kararmadan çok fazla şey görmek istedik ve ilk tercihimizi Fontana di Trevi'den yana kullandık. 15-20 dakikalık bir yürüyüşün ardından çeşmenin sesini duyunca anladık çok yakın olduğumuzu ve birkaç dakika sonra tam da beklediğim gibi devasa Aşıklar Çeşmesi görünüverdi. Çeşme çevresinde bir yandan rehberlerimizi okuyarak bir yandan da heykelleri, etraftaki insanları seyrederek epey vakit geçirdik.
Ayaklarımızın bizi Roma'dan dönmeden Trevi'ye yeniden çıkaracağından emin olduğumuz için oradan ayrılıp Pantheon ve Navona'ya doğru yola çıktık. Pantheon içine girene dek beni aşırı etkilememişti ancak inanılmaz bir yapı olduğunu hem birkaç gün sonra gündüz gördüğümde hem de kubbesini detaylıca inceleme şansım olduğunda fark ettim. Navona Meydanını geç saate bırakmak istemediğim için Pantheon'dan hemen ayrıldık. Navona Meydanı sanırım Roma'da vakit geçirmekten en çok keyif aldığım yerlerden birisi oldu. İlk gidişimizde hava karardığı için tadını pek alamamış olsak da o üç gün içinde defalarca gittik. İlk gün için izlenimim Roma'nın tam bir panjurlu sarı evler şehri olduğuydu. Her sokak, her köşe başı baş döndürücü bir güzelliğe sahip. Özellikle de İstanbul gibi bir kargaşanın üzerine, kendi içinde büyük olmasına rağmen dingin bir şehir olduğunu hissettim Roma'nın.

Collesium
İkinci gün için planımız erken bir saatte Collesium'un yolunu tutmaktı. Zihnen İstanbul saatinde kaldığım için mızmızlanmadan tıpış tıpış yürüdüm. Yol üzerinde Santa Maria Maggiore Kilisesi'ni gördük ve her gördüğümüz güzel yapıda olduğu gibi çevresinde uzun uzun vakit geçirdik. İnsan öylece durup etrafı seyretmek istiyor bazen ama ben böyle anlarda çantadan defteri çıkarıp yazmaya koyuluyorum. Ardından Collesium'u görmek için delice acele ettiğimden koşar adımlarla yola devam ettik (-shuttleda önünden geçerken görmüştük). Collesium devasa bir alana yayılmış ve çok görkemli. Etrafını defalarca turlayıp her açıdan fotoğrafını çektim sanırım. Etrafta güzel olan tek şey Collesium değildi, sanki her şey uyum içindeydi. Collesium'un içi de önü de çok kalabalıktı,üstelik hava yaz gibiydi. Detaylı incelememiz saatler sürünce delice acıktık ve İtalyan pizzası denemeye karar verdik. Collesium'dan ayrılmak benim için zor oldu ancak devam etmeliydik. Santa Maria Arecolli Kilisesi'ne doğru yürüyüp Navona'ya çıkmaya ve orada pizza yemeye karar verdik. Yol üzerinde Piazza Venezia'ya uğradık ve çok görmek istediğimiz Vittoriano Zafer Anıtı'nı gördük. Burası askeri bir bölge olduğundan girişteki görevli sizi saygılı olmanız konusunda uyarıyor Bu şartla ücretsiz olarak Vittoriano'yu gezebiliyorsunuz.



Piazza Venezia


Gerçekten de söylendiği gibi Piazza Venezia'nın en güzel manzarası Vittoriano'nun tepesinden görünüyormuş. Uzun süre durup seyrettik. Ardından günün geri kalanı için planladığımız gibi Navona'ya yürüdük.






Navona

İtalyan pizzaları hakkında ilk izlenimimiz (-sanırım biraz şanslıydık) çok güzel olduklarıydı.
Yediğimiz şeylerden memnun ayrılıp sıcacık ve renkli Navona Meydanı'nın tadını çıkardık. Her bir heykele sanırım "Abi nasıl ya, nasıl olur ya?" diye diye baktık.  Gündüz gözüyle bir önceki akşamdan daha canlıydı meydan. Mart ayına göre hava sıcacıktı ve inanılmaz bir kalabalık vardı. Bu şehri yazın düşünemiyorum doğrusu. Navona harika bir meydan. Çeşmeleri, heykelleri, etrafındaki renkli ve çiçekli yapıları, sokak ressamları ve restoranları ile tam bir cümbüş.

İspanyol Merdivenleri
Görüp de bayıldığım her yerde olduğu gibi Navona'dan da ayaklarımı sürükleyerek ayrıldım. Zira yine hava kararmadan İspanyol Merdivenlerini görmeliydik! Yazın çiçeklerle donatılan bu merdiven turistlerin dinlenme noktasıymış. Piazza di Spagna harika bir meydan! Pastel renkli binaların düzenine en çok burada bayıldım sanırım. İspanyol merdivenlerinde epey vakit geçirdik. İyi bir soluklanma noktası olduğunu inkar edemem lakin çok daha güzel bir şey bekliyordum. Dilek tutmayı unuttuğumuzu bahane ederek bu kez farklı bir yoldan Trevi'ye yeniden çıktık. Roma'daki ilk dondurmalarımızı da ara sokakların birinden alıp Trevi'ye karşı su sesi eşliğinde yedik. Nımnımnım ben çok sevdim bu dondurma işini, dondurmayla pek aram yok ama sanırım bu yediğim en güzel dondurmaydı (Ali Usta üzgünüm)
Yapılırsa Roma'ya yeniden geleceği rivayet edilen şeyi yaptık: Sağ elimizle sol omzumuzun üzerinden çeşmeye bozuk para attık.

Roma'daki üçüncü günümüzü Vatikan'a ayırdık lakin oradan artan zamanımızda yeniden Vittoriano'ya çıktık. Pantheon'a son kez girdik ve içinde epey vakit geçirdik. Piazza Farnesa ile Campo dei Fiori'yi görmek için yürüdük, Tiber Nehri kıyılarında dolaştık ve Trastevere bölgesini keşfettik. Trastevere, "Tiber'in Ötesi" anlamına geliyormuş. Ben bu bölgeyi çok beğendim. Nehrin diğer kıyısına göre daha dingin. Eski, dapdar sokakları ile sanki Roma'da en yaşanılası yerdi.

Vatikan yazısında görüşmek üzeree :)










10 Mart 2017 Cuma

Film Listesi





1. Pierot Le Fou:

"Sen bana sözcüklerle konuşuyorsun, bense sana duygularla bakıyorum."
Sırf bir yerde okuduğun güzel bir replik yüzünden film izlenir mi? Bal gibi izlenir. İzlenmeli mi? Nımnım, bilemiyorum.
Çılgın  Pierot, Amerikalı yazar Lionel White'ın "obsessions" kitabından uyarlama Fransa İtalya ortak yapımı eski bir film. Birbirinden farklı iki karakterin Akdeniz kıyılarına kaçış hikayesini, renkli ama bir o kadar da dramatik sahnelerle anlatmış, birçok festivalde de ödüller almış Pierot Le Fou  beni hayal kırıklığına uğratmadı desem yalan olur. Akıcıydı, renkliydi, ilginçti, şiirseldi, kitaplarla doluydu (-eeen sevdiğim!) fakat anlamsızdı. Ferdinandcığım sana puan yok.




2. Volver:

İspanyolca'da "dönüş" anlamına gelen Volver'i tek bir kelimeyle anlat deseler "kadın" derdim. Lakin bana bunu diyen yok o yüzden biraz konuşacağım. Kızı ve kocası ile birlikte yaşayan yoksul ve güçlü bir kadının ailesindeki diğer kadınlarla daha da derinleşen, acılı bir hikayesi Volver. Cannes'da en iyi senaryo ödülünü alan filmin 6 kadın oyuncusu da "en iyi kadın oyuncu" ödülünü almış.
Neden bilmiyorum ama bu filmi çok sevdim. Favori sahnem ise tabi ki Penelope Cruz'un şarkı söylediği sahneydi.
Buraya bırakıyorum.







3. Coco Avant Chanel

Biyografik filmlerin insanda bıraktığı etki her zaman daha fazla oluyor bence ve bu da öyle bir film. Başarılı, karizmatik kadın hikayelerinden birisi Gabriel Bonheur Chanel'in hikayesi.Yetimhane ile başlayan hayatını, yaşadığı dönemde kadınlara verilen toplumsal konuma, yaşam tarzına baş kaldırarak kendi yolunu çizerek tamamlamış Coco'ya Audrey Tautou'nun oyunculuğu ile 2 saat bakıp çıkıyoruz.



4. Hollywood Ending


Ne izlesem bilemediğim zamanlar açıp Woody Allen izliyorum. Bugüne dek çok az filmini bayılarak izledim ama kararsız anların kurtarıcısı oluyor. Hollywood Ending de klasik bir Woody Allen filmi. Yorucu diyaloglar, olay örgüsü, kendini çat diye filmin merkezine oturtan bir yönetmen, burjuvazi bunalımlar çeken bir ana karakter, güzel müzikler, film için seçilen tek bir şehir... Tabi Woody'nin (-evet askerlik arkadaşım) bu filmde kendini anlattığını da düşünüyorum, bu da belki filmi diğerlerinden bir tık ayırıyor olabilir. Klişe bir sona sığınması da filmin adından da anlayacağımız üzere tek tipleşmiş Amerikan sinemasına yönelmiş bir eleştiri. (-bence)





5. Clockwork Orange

Bir kitabı okuyan her insan zihninde bambaşka bir dünya resmediyor, belki de bu yüzden popüler kitaplardan uyarlanmış filmleri sevmiyoruz, çünkü biz onları yönetmenin gördüğü ve yansıttığı her biçimden daha farklı görüyoruz.Yıllar önce okuyup bayıldığım bu kitabın filmini izleme vakti gelmiş de geçiyordu bile. Kitabın ünlenmesini sağlayan Stanley Kubrick filmi tam bir şaheser. Okuyuşumun üzerinden uzun zaman geçmiş olmasına rağmen birçok ufak ayrıntıyı sahneler gelmeden hatırladım, hiç de zihnimde canlandırdığım gibi değildi Kubrick'in ekrana yansıttıkları. Tam da bu noktada yukarıdaki tezimin çürüdüğünü hissettim. Bambaşka bir şekilde hayal etsem de yine aynı şeyleri hissettim izlerken. İğrendim, öfkelendim, her ne kadar Alex'e kinlensem de tedavi sürecinde ona acıdım. Antony Burgess'ın resmettiği o karanlık ütopya ancak bu denli sinemaya uyarlanabilirdi. O zamaan; "İyi bir film izlemenin dayanılmaz hafifliği."


6. Amadeus

Sanırım klasik müzik sevmeyenlerin uzak durması gereken bir film Amadeus. Zira, Mozart'ın hayatını besteleri eşliğinde aşırı teatral bir şekilde tam 3 saat boyunca anlatıyor. 1984 yapımı filmin aldığı ödüller ekranı kaydırmakla bitmiyor o yüzden 8 dalda Oscar'ı kucakladığını söylemekle yetineyim. (hmm Oscar çok da tırt, zaten siyasi bi şey abi. O zamanlar öyle değilmiş diyolar...)
Sadece Mozart için bile izlenir tabi ama, o opera sahneleri, güzel müzikler, kostümler, 1800lü yılların Viyanasının da hakkını yememek lazım. 
















17 Şubat 2017 Cuma

!F Film Festivali - Die Geträumten

Dün İstanbul Bağımsız Filmler Festivalinde Türkçe'ye "Kalp Zamanı" olarak çevrilmiş, aynı zamanda Berlin, Toronto ve Londra film festivallerinde de gösterilmiş. "Die  Geträumten" filmini izledim. Die  Geträumten aslında "düşlenen, hayal edilen" anlamına geliyor.
Paul Celan, bir şair. 2. Dünya Savaşı sırasında toplama kampından sağ çıkabilmiş ve kısa süre sonra yazar olan Ingebor ile tanışmış ve ikili, Celan'ın intiharına dek mektuplaşmışlar.
Filmi seyretmek istememin başlıca nedeni gerçek bir hikayeye dayalı olması. Film, Paul Celan ve Ingebor Bachmann'ın yıllarca süren aşk hikayesini bambaşka bir açıdan ele almış. Yaklaşık 20 yıl boyunca mektuplaşan iki aşığın gelgitlerle dolu, inişli çıkışlı, her şeye rağmen tutku dolu ve romantik ruh hallerini, mektupları günümüzde seslendiren ve kayıt altına alan Plaschg ve Rupp aracılığı ile görüyoruz, daha doğrusu dinliyoruz. Sıradan gibi gözüken mektuplaşmalara, o yılların esas konusu olan tarihi bazı gerçekliklerin eşlik etmesi mektupları daha somut kılıyor sanki.
Biz de mektupları kayıt altına alan ikili arasındaki garip etkileşime, mola verdikleri sıradaki basit sohbetlerine sanki gizlice dinliyormuş gibi tanık oluyoruz. Filme dair en sevdiğim nokta, Plaschg ve Rupp'un
mektupları okurken Ingebor ve Paul ile fazla özdeşleşmeleri, mutlu yerleri gözlerinin içi gülerek okurken, trajik kısımları gözleri dolu ve yutkunarak okuyacak denli kendilerini mektuplara sahip hissetmeleriydi. Bileti almadan evvel, filmin kısa açıklamasını okuduğumda, filmin neredeyse tamamen mektupların okunması ile geçip gideceğini tahmin etmemiştim. Buna rağmen yazılanlar öyle açık bir şekilde gözlerimizin önünde canlanıyordu ki, bir buçuk saatin nasıl geçtiğini pek anlayamadık. Tüm bunlara rağmen eksik gördüğüm birkaç şey de var. Mükemmel bir film değildi ancak kesinlikle izlemeye değer. Sürekli mektupların okunmasının yanı sıra filmi biraz daha uzatarak ikilinin arasındaki diyaloglar kuvvetlendirilebilirdi. Tek bir günde geçmesi yerine bir süreye yayılabilirdi, böylece karakterlerin okudukları mektuplardan etkilenmeleri de bir sürece bağlanmış ve sağlamlaşmış olurdu. biz de film sonrası, "e, mektupları kendimiz de okuyabilirdik yani" hissine kapılmamış olurduk.
"Artık çiçek açma zamanıdır taşın,
Yüreğinse tedirginlik zamanı,
zamanıdır zamanı, gelmenin,
artık zamanıdır."

31 Aralık 2016 Cumartesi

La la land


Lalalalalalala
Müzikal sevenler, caz sevenler, Whiplash sevenler toplansın size laflar hazırladım.
Uzun zamandır gelmesini beklediğim Lalaland'ı izledim bu gece. Sinemadan döneli birkaç saat oldu henüz ama hemen hakkında bir şeyler karalamam gerektiğini hissettim, çünkü zihnimden çıkaramıyorum. Sanırım filmden çıktıktan sonra söylediğim tüm o olumsuz şeyden biraz da olsa pişmanlık duyuyorum. İzlediğim filmleri sevip sevmediğime anında karar verme ve sonra pişman olma gibi bir huyum var. Bunu törpülemenin vakti geldi zira her seferinde izleyip okuyup bir köşeye attığımı sandığım her filmde, her kitapta zihnimi aşırı derecede kurcalayan bir şeylere rastlıyorum ve bir bakmışım günler haftalar geçmesine rağmen aklımdan çıkaramamışım. Sevdiğimi de geç fark ediyorum tabi. Lalaland'ı sevdiğimi ise ders çalışmaya çalışırken "city of staaars" diye içimden mırıldandığımda fark ettim. Sonraki hamlem de tıpış tıpış battaniyemin altına girip bilgisayarı açmak oldu tabi.
Lalaland bizim Whiplash'in yönetmeni Damien Chazelle'in yeni filmi. Whiplash'i çok çok sevmiş miydiniz bilmiyorum ama ben beğenmediğimi söyleyemeyecek olsam da sanırım fazla beklentiyle izlediğim için birazcık uzağım. Lalaland'de de yine aynısı oldu. Devlet tiyatrolarında izlediğim Erkek Arkadaş'tan sonra müzikal izlememiştim, hatta sanırım lise zamanlarımdan beri müzikal film görmemiştim. Kadrosundan kaynaklı bir beklentiyle gittiğim için izlediğimde pek tatmin olmadım açıkçası. Yine de değinmek istediğim birkaç şey var. İlk olarak; müzikleri gerçekten başarılı, çıktıktan sonra kendinizi mırıldanırken bulabilirsiniz. Caz müzikleri, filmin başından sonuna dek çalan piyano melodisi (Justin Hurwitz-Sanırım Whiplash'in müziklerinin de yaratıcısı) İkinci olarak oyunculukların hepsi harikaydı. Bir de film boyunca sağda solda Casablanca'yı anımsatan şeyler  (Mia'nın odasının duvarında, sokaklarda) görmek çok güzeldi. Ama senaryoda beni rahatsız eden birkaç şey var. İlki, bazı kısımlar o kadar hızlı ilerledi ki, sanki daha uzun bir versiyonu çekilmiş de seyirci sıkılmasın diye sağdan soldan kırpılmış gibiydi. İki, müzikler ve danslar biraz alakasız yerleştirilmişti sanki. Ne kadar doğru bilmiyorum ama müzikal izliyor bile olsam filmlerde biraz da olsa gerçek hayattan kesitler arıyorum. Son olarak ben mi izlerken çok hassas davrandım, bu yorumu bir başkası da yapacak mı bilmiyorum ama Cafe Society'ye aşırı benzettim. Dönem filmi izliyormuşum hissine kapıldım. Los Angeles, eski bir araba, danslar, kostümler, caz, karakterlerin hedefleri, yollarının ayrılması. Trajik son.
Filmde beni tatmin eden tek şey sonundaki Flashback sahneler oldu, finaliyle gönlümü çalmış film diyebilirim bunun için. Çünkü sonlara doğru Ryan Gosling'in çaldığı piyano ve dönüp bakışmaları için (evet o üç beş saniye için) bile izlemeye değer. Ekşide bir yorum gördüm, "şiir gibi tablo gibi" demiş. Güzel demiş. Çünkü gerçek olamayacak kadar güzel(-di).
Bunu da buraya bırakıyorum, çünkü en güzel sahnelerden birisiydi.




3 Eylül 2016 Cumartesi

Casablanca

Casablanca: İspanyolca'da "beyaz ev". Lilyum türünde bir çiçek. Bodrum'da bir butik otel. Bir bira markası. Şili'de bir şarap üreticisi (bkz: Ruta Del Vino). Fas'ta bir şehir. Casablanca'nın bir sürü bir sürü anlamı var ama ben Casablanca'da geçen 1942 yapımı, en iyi film-senaryo ve yönetmen dallarında Oscar ödülü almış Michael Curtiz filminden bahsedeceğim. Film, hiç sahnelenmemiş bir tiyatro oyunu olan Everybody comes to Rick's'ten sinemaya uyarlanmış.

İkinci Dünya Savaşı'nın başlarında Avrupa'dan kaçıp Amerika'ya gitmek isteyen Avrupalıların Casablanca üzerinden Lisbon'a geçip, Amerika gemisine binmeye çalıştıkları ve bunun için vize arayışı içinde oldukları bir dönemde Casablanca'daki en ünlü gece kulübünün sahibi Rick, Çek direniş örgütü lideri olan Victor ve karısı Ilsa'nın yolları Casablanca'da kesişiyor. Bu, suçlusu olmayan bir aşk üçgeni aslında. Kocası Victor'un Alman toplama kampında öldüğünü sanan Ilsa, Paris'te  Rick ile tanışır ve aşk yaşarlar. Ama Almanların Paris'e girdikleri gün oradan birlikte kaçmayı planlarken Ilsa, Victor'un ölmediğini öğrenir ve Rick'i sebebini söylemeden terkeder. Bir süre sonra Amerika'ya kaçabilmek için tek şansları Rick olacaktır.

Filmde çokçokçok sevdiğim bazı noktalar var. 
Ilsa "Play it once Sam." dediğinde o şarkıda bir şeyler olduğunu anlamamak mümkün değil. As time goes by gibi harika bir şarkıyı kattı bana.  "a kiss is just a kiss" Tam olarak bu sahnede Rick ve Ilsa'nın karşılaşmaları ve Rick'in Ilsa'yı son gördüğü günü her ayrıntısı ile hatırladığını söylemesi. "I remember every detail. The Germans wore gray, you wore blue." Ama film siyah beyazdır ve biz o gün Ilsa'nın giydiği giysinin mavi olup olmadığını asla göremeyiz.

Rick'in aşkının önüne öfkesi de, kalp kırıklığı da geçememiş ve her şeye rağmen Ilsa'nın çenesinden tutup "Here's looking at you kid." diyebildi yeniden. 
Ilsa'nın yorgunlukla "I wish I didn't love you so much" dediği sahne. "I love you so much. and I hate this war so much. It's a crazy world. Anything can happen."

"Dünya harabeye dönerken biz aşık olmaya çalışıyoruz"

28 Ağustos 2016 Pazar

Kendini T. Sanan Adam


Saatte bir kez geçen hantal otobüsüm için, telaşım fark edilmesin diye ağır ama büyük adımlarla yürüyorum. Hafif bir yağmur atıştırıyor. Aklımdan tüm günün yorgunluğunu atabilmek için bir an evvel evime ulaşmak fikri geçmesi gerekirken, iki kişi arasında kalması gerektiğine inanmama rağmen birkaç gün evvel okuduğum için suçluluk duyduğum, incecik bir el yazısı ile yazılmış mektuplar ve çevirileri geçiyor. Çevirileri geçiyor çünkü yüzyıl sonra dahi bu denli etkilenebiliyorken, o mektupların bana hitaben yazılmış oldukları fikriyle içim ısınıyor ve üşümüş ellerimle boynumu kapatsın diye yakasını tuttuğum ceketimi bırakıveriyorum. Otobüse bindiğimde sanki K.’de değil de A.'dayım ve V. bana bir şeyler anlatıyor. A'dan yakınmaması gerektiğini söylüyor.
Sahi, içimizden geçen düşünceler dışarıdan görünüyor olsaydı V., inan bana, otobüste oturan yaşlı teyze de, pencere önünde dışarıyı seyreden o genç adam da tuhaf ve yargılayıcı bakışları ile beni çoktan rahatsız etmişlerdi. Neyse ki o boş, anlamsız bakışları ve etraflarına olan fazla gereksiz ilgileri dolayısıyla bana fırsat gelmiyor. Üşüyorum, dışarıdaki insanları, çiseleyen yağmurdan kaçan kalabalığı, hızla geçen arabaları, çikolata fabrikasının eskimiş binasını, önceden her günümü geçirdiğim o caddeyi izliyorum. İnsanlara, içinde yaşadığım bu topluma ne zaman bu kadar yabancılaştım? Hiçbir şey hissetmiyorum. Bazen hissetmemek gerekiyor. Ciddi dertlere karşın neşeli kalmamız gerekirmiş, öyle mi? Sen böyle söylüyorsun çünkü. Her şeye karşı gerçekçi, enerjik, ayrıntılı bir tavır almamız gerekecekmiş; kuşkuya, düşlere ya da kararsızlığa kapılmayacakmışız. Neden peki? Ben ciddi dertlere karşın enerjik ve neşeli olamıyorum V. Üstelik kuşkulu, hayalperest ve kararsızım. Daha da kötüsü, aksini söyleyip durmana rağmen sen de benim gibilerdensin ve bizim gibilerin hiçbir işi rahat yürümez, biliyorsun. 
Otobüsten inmem gerektiğini geç fark ediyorum ve eve birkaç durak yürümem gerekiyor. Zihnim bu denli dolu olmasaydı epey sinirlenirdim ama o an dünyanın en normal durumuymuşçasına erdemle karşılıyorum bunu. Alıştım. Gözlerim batıyor, eve gidip kendime bir kahve yapacağımı, ardından çiçeklerimi sulayıp bedenimi bir yığın gibi koltuğa bırakacağımı düşünüyorum. Muhtemelen orada uyuyakalacağım ve gecenin yarısı üşüdüğüm için uyanacağım öyle değil mi? Hayır, böyle olmuyor V. Ne kahve hazırlıyorum ne de çiçeklerimi suluyorum. Kendimi bıraktığım yerde senin şu an ne düşündüğünü, nerede olduğunu, ne hissettiğini, her şeye karşı gerçekçi ve neşeli olup olmadığını düşünüyorum. Bu iki kavramın bir arada yürümesinin mümkün olmadığını düşünüyorum ve gözlerimi kapattığım an senin yüzünü görüyorum.

17 Ağustos 2016 Çarşamba

Martin Eden


Jack London'ın yarı otobiyografik olan romanı Martin Eden, son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biri. Yarı otobiyografik olduğu için öncelikle London'ın hayatından bahsetmek istiyorum kısaca. Kitabı Levent Cinemre'nin çevirisi ile İş Yayınlarından okudum. Çevirmen dipnotlar için ayrı bir bölüm açmış ve bu da kitabı tam 145 dipnotla zenginleştirilmiş şekliyle okumamı ve Jack London ile Martin arasında kıyaslamalara kolayca gitmemi sağladı. 
Jack London (Gerçek adıyla John Griffith Chaney) 1876'da San Francisco'da doğmuş. Çocukluk yılları yoksul geçen London erken yaşta okulu bırakıp çalışmaya ve maceraperest bir hayata başlamış, Jack London hayatı boyunca kitaplara ve okumaya çok bağlıymış. Bir dönem California Üniversitesine gitse de, maddi zorluklardan dolayı eğitimini tamamlayamamış. Hayatı boyunca tekneyle San Francisco körfezini dolaşmış, kaçak istiridye avlamış ve Japonya'ya gitmiş, gemilerde çalışmış. Mışmışmış. İlk aşkı ise kitapta Ruth olarak tanıyacağımız, London'ın lise yıllarında tanıyıp hayranlık duyduğu Mabel Applegarth, 

Martin'in hikayesine gelirsek.  Martin, işçi sınıfına mensup, eğitimsiz bir gençken beklenmedik bir aşkın onu esir almasıyla, "dünyadaki tek kadın" dediği aşkına ulaşabilmek için kendi tabiriyle bir ahlaki devrim sürecine girişiyor. Kitabı burada anlatmayacağım tabi ki, sadece okuyanlar için  Martin Eden ve Jack London'ın benzerlik ve farklılıkları da dahil dikkat çekmek istediğim birkaç nokta var. 
Başlarda Martin'in hırsı, arzuladığı şeye ulaşmak adına gösterdiği çaba ve özveri beni o kadar kendine çekti ki bir solukta ilerledim. Sonrasında Martin'in yazar olma uğraşları ve amacının Ruth'un aşkını kazanmak dışında bir şeye dönüşmesi beni epey rahatsız etti. Ruth'a karşı hisleri kitapta açık bir şekilde aşk olarak tanımlansa da, içten içe Martin'in Ruth'a aşık olmadığını, hislerinin yalnızca farklı sınıfa mensup, idealize edilmiş bu kadına beslediği hayranlık ve imkansız aşkın büyüsü, cazibesi olduğunu düşündüm.  Martin her ne kadar kendisinin gerçekçi olduğunu sürekli vurgulasa da, bence tam bir hayalperest ve onun bu hayalperest yanı hırsını ve inancını besliyor. Ruth'un aşkını kazanana dek, Martin beni çok etkiledi. Fakat sonrası; insanlara tepeden bakması, her zaman onlardan fazla şey bildiğini düşünmesi, eğitimin önemi olmadığını söyleyip durması beni bir yere kadar epey rahatsız etti. 20'li yaşlarına dek kendini eğitme gereği duymamış fakat aniden gelen, amacına ulaşma dürtüsü ve özlemiyle harekete geçmiş olan Martin, her şeye kitaplar aracılığı ile ulaşabildiğini düşünüyor fakat günde 5 saat uyuyup 19 saat çalışsa da onun da bilemeyeceği şeyler olduğunu asla kabullenmiyor. Ta ki Brissenden'in onu "asıl pislik" ile (Oakland'ın güneyindeki işçi mahallesi ve felsefe tartışmaları) tanıştırdığı güne dek. O gün, kendisinin de bilmediği şeyler olduğunu ve çok okuması gerektiğini fark eden Martin şöyle düşünüyor: " Hayat ancak böyle insanlar ile bir araya geliyorsan yaşanmaya değer olur." İşte tam bu andan sonra Martin bir kez daha gönlümü kazandı ve kitabın sonuna dek de böyle kaldı. 

Kendisi bilgilendikçe diğerlerinin ne kadar bilgisiz olduğunu fark ettikçe o zamana dek çok yükseklerde gördüğü burjuvazinin aslında dar görüşlü ve sabit şeylere takılı kalmış insanlar topluluğu olduğunu görüyor. Martin Eden'de dönemin  sınıf çatışmasını, statünün önemini de gözlemleyebiliyoruz açıkça. 'Burjuva toplumun insanın değerini şöhret ve para ile ölçmesi' şeklinde bir ifade geçiyor kitapta, Martin bunu çok geçmeden fark ediyor. 
Benim dipnotlarım: 
London kitaptaki Brissenden karakterini yaratırken, en yakın arkadaşı George Sterling'den esinlenmiş. Martin'in yaşadığı Oakland bölgesi de Jack London'ın yaşadığı bölge. Martin'in gittiği Belediye Parkı da, Jack London'ın sosyalist düşünceler ile tanışmasının vesilesi. Martin'in halk kütüphanesinde destek aldığı kütüphaneci de Jack London'ın hayatı ile paralellik gösteriyor. Ruth'un Martin'e dilbilgisi dersleri vermesi de Mabel Applegarth ile Jack London arasında geçen bir ilişkiymiş. Keza Martin'in yazma dürtüsü ile kaleme aldığı eserleri de Jack London'ın yazdıklarının konuları ile büyük benzerlik gösteriyor. Martin'in bir dönem zor şartlar altında çalıştığı buharlı çamaşırhane ise London'ın California Üniversitesine devam edebilmek için girdiği iş. Kısaca Martin ile Jack arasında büyük paralellik olsa da sonları gibi onları birbirinden ayıran noktalar da yok değil. Bu nedenle "yarı" otobiyografik.
Dikkat yazının içindeki en rahatsız edici spoiler aşağıdadır (daha ne kadar verebilirsem tabi) 
"Martin Eden için neden biraz üzülmeyeyim? Martin Eden bendim. Martin Eden bir bireyci idi, bense bir sosyalistim. İşte bu nedenden ben yaşamaya devam ediyorum ve işte bu nedenden Martin Eden öldü." demiş Jack London. 

"Karşısında yaşamaya değer bir şey vardı işte; kazanmak için savaşmaya, mücadele etmeye ve evet, uğruna ölmeye. kitaplar haklıydı. dünyada böyle kadınlar da vardı. karşısındaki onlardan biriydi. gencin hayal gücünü kanatlandırmıştı; gözlerinin önünde açılan kocaman aydınlık tuvallere saçılan devasa ve belirsiz şekillerde aşk, romans ve bir kadının uğruna girişilen kahramanlıklar vardı artık; solgun bir kadının bir altın çiçeğinin narına."