Balık dediğimizde aklımıza genelde tek tip bir şeyler gelir. Çipura gelir, levrek gelir, deniz kenarında bir mekan gelir, açık hava gelir. İyi balıkçı deniz kenarında olur deriz içten içe. Bazı tek tiplerimizi yıkmak adına güzel bir örnek Kuzguncuk Balıkçısı. Çipura, levrekten ziyade akıllarınıza kiremitte mezgit, balık mantısı, balık çorbası gelmeli burada. Deniz kenarında da değil. Açık havada birkaç masası var ama müşterilerini genellikle içeride ağırlıyor. Eski bir binanın biraz elden geçirilmesi ile oluşmuş salaş bir yer. Kuzguncuk yazımda bahsetmiştim Kuzguncuk’un nasıl bir yer olduğundan. Bu balıkçı da tam olarak zihnimdeki Kuzguncuk semti silüetinin ayrılmaz bir parçası.
Duvarını ışık saçarmışçasına sarıya boyamışlar. İlk gittiğimde yerler de ışığın devamı gibi sarı renkteydi ama bu kez kaldırımdaki boyaların silindiğini görmek canımı sıktı. İlk gittiğimde dışarıda bulunan masa ve sandalyeler de farklıydı. Eski hali konsepte daha uygundu bence. Her ne kadar rastgele çektiğim ışığı kötü bir fotoğraf olsa da paylaşmak isterim:
Mekanların zaman içinde değişime uğraması, onları hafızamıza ilk kazıdığımız halleri ile bizleri karşılamaması üzücü olabiliyor. Küçükken kocaman zannettiğimiz ve her gün oynadığımız parka büyüyünce gittiğimizde aslında küçücük olduğunu fark etmek gibi bir şey bu. O parka bir daha gitmemek bazen en doğrusu.
Benim için en önemli, en özel yerlerden birisidir Kuzguncuk Balıkçısı. İcadiye Caddesi üzerindeki Perihan Abla sokağından girdiğinizde bu renkli mekanı görmemek mümkün değil.
Ne yiyelim derseniz. Ben her gittiğimde kiremitte mezgitini yiyorum, vazgeçemiyorum. Normal şartlar altında sulu balık sevmem, hele ki domatesli herhangi bir şey ile balık kabul edebileceğim bir ikili değildir. Ama tüm tabularımı yıkan bir yer burası. Kiremitte mezgiti bu yüzden öneririm. Onun dışında hiç tatmasam da, balık çorbası ve balık mantısının beğenildiğini duydum. Eminim ki menüdeki her şey birbirinden güzeldir. Bir sonrakinde farklı lezzetler denemek isterim ama şimdilik önerebileceklerim bunlar.
Bu ufacık, salaş balıkçıya umarım yolunuz düşer :)
Bildiğimiz üzere Prens Adaları hafta sonlarını değerlendirmek için İstanbulluların kaçamak noktalarından birisi. Adalar deyince insanın aklına hangi simgeler geliyorsa, faytonundan dingin hayatına, bisikletinden sahil balıkçılarına, hepsi gerçekten adalarda mevcut. Henüz Prens Adalarından yalnızca ikisini gezebildim, bunlardan birisi de yalnızca bir kez gittiğim ve yeniden gidebilmek için havaların güzelleşmesini, finallerin bitmesini dört gözle beklediğim Burgazada, Yunanca adıyla Antigoni. Burgazada’ya ulaşım aslında epey kolay. Gündelik hayata kıyasla biraz uzun bir vapur yolculuğu ancak, Kabataş, Kadıköy gibi merkez noktalardan kalkan Adalar vapurları sırası ile sizi prens adalarına götürüyor. Vapur yolculuğunu mutlaka dışarıda yapmanızı öneririm, içeride oturanlara kıyasla mükemmel havanın, güneşin tadını çıkararak, martılara simit atarak, denizi olan bir yerde yaşadığınız için kendinizi şanslı hissederek 1 saatlik yolculuğunuzun su gibi akıp gitmesini sağlayabilirsiniz.
Adalardan birini seçtiyseniz ve gecenizi orada geçirmeden dönecekseniz kesinlikle çok erken bir saatte yola koyulmanızı öneririm. Kahvaltınızı bile yapmadan sırt çantanızı, vapurdaki serinliği düşünerek bir adet hırkanızı yanınıza alıp spor ayakkabılarınızı da ayağınıza geçirdiyseniz hazırsınız demektir. Erken kalkmaktan haz etmeyen biri olarak çok rahat söyleyebilirim ki vapurda simitlerinizi yiyip martılara bakarken uykunuz adaya inmeden açılmış olacak. Adaya indiğinizde sizi karşılayacak ilk şey Sait Faik heykeli olacak. Neden mi? Çünkü bu ada, Sait Faik Abasıyanık’ın öykülerinde geçen meşhur ada.
Heykelin sağından devam ettiğinizde faytonları ve bisiklet kiralayacağınız yerleri görüyorsunuz.
Adalarda motorlu taşıt kullanımı yasak. Faytona binip, şu güzelim atlara eziyet etmektense bisiklete binip spor yapmanızı ve fayton uygulamasına bir şekilde tepkinizi koymanızı isterim açıkçası. Yokuş yukarı çıkarken ne kadar zorlandıklarını görseniz eminim bana hak verirsiniz.
Bisiklet kiralamak için bir dükkanın önünde durduğumda şu manzara ile karşılaştım. Çiçek dolu bir araba. Bahar aylarında görebileceğiniz en güzel manzaralardan birisi.
Ada hakkında önceden araştırma yapmadığım için nereye gideceğim konusunda tereddüt yaşadım ve ara sokaklara rastgele daldım. Zaten küçük bir ada olduğu için rastgele dolaşsanız bile bir yerin önünden 2 3 kez geçme ihtimaliniz yüksek. İlk tavsiyem Burgazada Öğretmenevi’ne uğrayıp bir çay içmeniz. Öyle şeker bir yer ki, oturduğunuz yerden denizi görebiliyor, serinlikte dinlenebiliyorsunuz. Hemen karşısında da şöyle güzel tabelalı bir Çıkmaz Sokak mevcut.
Adanın en önemli simgelerinden birisi Aya Yani Kilisesi. Vapur adaya yaklaşırken farkına varıyorsunuz bu yapının. 1899 yılında yapılmış olmasına rağmen tüm ihtişamı ile adayı tepeden seyrediyor.
Benim en çok ilgimi çeken özelliği kapısının üzerindeki daire şeklindeki cam boyamalardı. Tepesinin de camiyi andırması ilginç. Yeşilin arasında, denize bakan sakin bir kasabada olduğu için şanslı hissediyor olmalı.
Burgazada’nın sokakları sürprizlerle dolu. O kadar çok fotoğrafa sahibim ki o güne dair (26.06.2015) buraya hangi birisini ekleyeceğimi şaşırdım. Öncelikle bir sürü yazlık ev (en azından ben öyle olduklarını düşündüm) bulundurduğunu söyleyebilirim. Bunlardan beğendiğim 2 tane var.
Bu yapılar bana nedense tatil günlerimi hatırlattı. Renkli çiçeklerle bezenmiş sokaklarda dolaşan, şortlu, parmak arası terlikli ve plaj çantalı insanlar hayal ettim bu evleri görünce.
Yazlık gibi görünen evler dışında içinde yaşandığını düşündüğüm evler de gördüm. İlki bu balkonu çiçeklerle dolu beyaz köşk.
Üzerindeki nazar boncuğu iyi ki var yoksa çook nazar değerdi bu eve şimdiye dek. Şaka bir yana bu evi görünce kendimi sıcak bir yaz günü balkonunda limonata içerken hayal ediyorum. Balkonunda çiçek yetiştiren güzel insanların yaşadığı çiçek gibi bir ev burası.
İlgimi çeken bir diğer ev de tabi ki çiçeklerle donatılmış şu ev:
En önemli konuya geçmeden önce de öğlenin sıcağında dinlenecek bir gölge bulup uyuyakalmış olan bu tatlı kedileri de Burgazada’da yakaladığımı söyleyeyim.
En önemli konu kuşkusuz bu adayı evi benimsemiş mükemmel yazar Sait Faik Abasıyanık. Hayatının bir bölümünü burada geçiren yazarın buradaki evi, ölümünden sonra annesi tarafından müze haline getirilmiş. Adım adım gezerken, yattığı yatağı, yazı yazdığı odayı, kilise manzaralı balkonu görünce insanın tüyleri ürperiyor. Kesinlikle gezilmesi gereken yaşanmışlık dolu müzelerden birisi.
Sait Faik Abasıyanık sokağında bulunan müzeye girdiğinizde sizi birkaç eski koltuktan oluşan salon ve duvarlarında ev sahibi Sait Faik’in yazıları, anıları karşılıyor. Karşıda ufak bir yemek masası ve vitrin, küçük bir dolabın üzerinde ise ‘Mahalle Kahvesi’ isimli hikaye kitabı duruyor. Üst katlara çıkınca Sait Faik’in odasını, yatağını, pijamalarını, giydiği terlikleri görüyorsunuz. Yazı yazdığı masası pencerenin önünde panjurların arasından denize bakıyor. Bazı odaların masmavi duvarları o evin bir adada olduğunu anlatıyor sanki bize. Duvarlarda Sait Faik’in hayatı, eserleri, ölümü ile ilgili anekdotlar var. Yazdığı mektupları, ona ait dosyaları da görmek mümkün. En üst katına çıktığınızda ise ziyaretçilerin Sait Faik’e not yazmaları için bırakılmış kağıtlar ve bir adet kalemi pencere önündeki masada bulmak mümkün. O gün ben de oturdum ve hiçbir zaman okuyamayacağını bildiğim bu öykü adamına kısa bir not yazdım. Tüm bunlar beni öyle duygulandırmıştı ki Masumiyet Müzesi’nin son katında yaşadığım darmaduman olma hissini burada da yaşadım. Bir insan doğuyor, büyüyor, hayatında birçok yol çıkıyor karşısına, bir şekilde yaşadığı yer değişiyor, okuyor okuyor, seyahat ediyor, yazıyor, yazıyor, hastalanıyor ve sıralı ölüm değil de anne babasından önce ölüm karşılıyor onu. Ne büyük acı. Ölümünden sonra ise hayatının bir bölümünde içinde yaşadığı, birçok hikayesine konu olan bu adadaki bu ev, bu sokak yaşatıyor adını. Müzeden bedenen çıkmıştım belki ama etkisinden çıkmam zaman aldı. Bir süre boş boş dolaştık sokaklarda ve daha evvel önünden geçtiğimiz yerleri tekrar gördük.
Semaver kitabındaki ‘Meserret Oteli’ öyküsü benim en sevdiğim öykülerden birisidir. Bu yazıyı bitirince bulabilirseniz açıp internetten okumanızı öneririm. Muhtemelen yazımı bitirdiğimde ben de kitabı açıp biraz okurum. Belki de müzeyi ziyaret ettikten sonra okumak daha farklı hissettirir.
Bütün gün adada gezdik, yorulduk, acıktık derseniz sahildeki balık restoranları iyi bir tercih olacaktır. İskelenin hemen yanında deniz kenarında ufak balıkçılarda çipura ve yanına kocaman rokalı bir salata bütün günün yorgunluğunu alan enfes bir seçim olacaktır. Son olarak Burgazada’nın meşhur dondurmacısı Sinem dondurmanın mutlaka tadına bakın.
Tarihi yarımada İstanbul’un belki de en önemli merkezlerinden birisi. İstanbul ilk kurulduğunda, Tarihi Yarımada etrafında büyümüş ve gelişmiş. İlk kurulduğu diyorum, ne kadar eski olduğunu siz düşünün. Burada ilk yerleşim yeri Yunanlar tarafından MÖ 685′te kurulmuş.
Tarihi yarımada dediğimiz yer aslında tamamen Fatih ilçesinden oluşuyor. Ben bu tarihi yarımada turuna çok sevdiğim okulum ile başlamak istiyorum. Evet, İstanbul Üniversitesi tam olarak Beyazıt’ın göbeğinde, o kapısının müthiş ihtişamı ile bizi karşılıyor. Lale mevsimi geldiğinde ve okuldaki ağaçlar renklendiğinde bahçe daha cıvıl cıvıl oluyor. Çimlerde oturanlar, kitap okuyanlar, voleybol oynayanlar. Benim gözümde okulumun en güzel hallerinden birisi havaların güzel olduğu günler. Bunda fakülte ile güzel havalarda tanışmamın etkisi olduğunu düşünüyorum. Kapının bahçeden görünümü ise bu şekilde;
İstanbul Üniversitesi aynı zamanda Türkiye’nin ilk üniversitesi. Önceden Gözyaşı Sarayı olarak anılan, gözden düşenlerin gönderildiği saray ise tam olarak rektörlük binasının bulunduğu noktadaymış. Bu gereksiz bilgiyi de eklediken sonra okulun bahçesinde benim en çok sevdiğim iki güzellikle tanıştıracağım sizi. İlki tabi ki de gözlem evi olarak kurulmuş Beyazıt Kulesi. Eskiden ışıkları ile hava durumunun habercisiymiş. Her gün önünden bi şekilde geçiyorum ve her defasında hiç çıkamamış olmasının hüznünü yaşıyorum içimde. Umarım mezun olmadan bir gün çıkarım tepesine. Zira manzarasının Galata Kulesi’nden iyi olduğunu söyleyenler var. Ben bunun kesinlikle Galata’yı görmesinden dolayı olduğunu düşünüyorum. Galata’nın tepesindeyken İstanbul’u en güzelini yani kendisini görememek haksızlık.
Okul bahçesinde en beğendiğim ikinci şey ise Profesörler Evi. İçine bir kez bile girmedim ama dışarıdan kesinlikle çok gizemli görünüyor. Hele ki mevsimlerden sonbahar ise ve sarı yapraklar düşmüşse.
Okulun Süleymaniye Camisi’ne açılan bir kapısı var. Oradan Süleymaniye’ye geçip aşağı doğru yürüyerek Kapalıçarşı’ya geçebilirsiniz. Süleymaniye hakkında Mimar Sinan’ın en güzel yapılarından biri olduğu ve yüzlerce deprem geçirmesine rağmen tek bir çatlak bile bulundurmadığını söylemem yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Ayrıca Süleymaniye’nin bahçesine çıktığınızda harika bir İstanbul manzarası sizi karşılıyor. Süleymaniye’de çektiğim ve sevdiğim bir fotoğrafı ekleyeyim.
Oradan yürüyerek Kapalıçarşı’ya çıkabilirsiniz. Kapalıçarşı ile ilgili belki de daha önce duymadığınız bir bilgiye burada yer versem iyi olacak. Kapalıçarşı dünyanın en büyük ve en eski çarşısı imiş. İçinde 4000e yakın dükkan bulundurması da bunu destekler nitelikte. Günün en yoğun saatlerinde içerisinde yarım milyon insanın bulunduğu bile söyleniyor. İnanılmaz gerçekten. Turistlerin gözdesi olduğunu söylemeye gerek yok elbette. Kapalıçarşı’yı gezerken içinde kaybolmamak işten bile değil. 11 tane ana kapısı bulunuyor. Ayrıca yanlış bakmadıysam 29 tane han bulunduruyor içinde. Bu hanlardan biri var ki çok sevdiğim, Kapalıçarşı’ya yolunuz düşerse görmek için girin derim: Zincirli Han.
Herkes bir koşturmaca halinde, oradan oraya gidiyor. Hem tarihin tam göbeğindeler, hem de her insanın yaptığı gibi ekmeklerinin peşinde. Ne kadar nostaljik bir yerde çalıştıklarının ve şanslarının farkındalardır umarım Kapalıçarşı esnafları. Kapalıçarşı’nın Beyazıt girişinden dümdüz yürüyerek Nuruosmaniye kapısından çıkarsanız Nuruosmaniye Cami’si hemen karşınızda olacaktır. Okuluma yakın olmasından dolayı Kapalıçarşı’nın içinden geçerek Cağaloğlu’na ara sıra giderim. Orada değişik halı dükkanları, Starbucks, Kahve Dünyası gibi ünlü kahveciler ve birçok bankanın atmsini bulmak mümkün. Cağaoğlu’nda en sevdiğim bina ise lisenin hemen orada tramvay caddesine çıkarkenki bu binadır:
Sanırım panjurları epey seviyorum. Oradan yürüyerek 2 3 dakika Sultanahmet’e doğru tramvay yolunu takip ederseniz meşhuuur tatlıcı Çiğdem Pastanesi’ni görecesiniz. Giderseniz size önerim tabi ki çilekli turta olacaktır. Başka bir yerde daha güzelini yemediğim kremasını pişirmeden yapıyorlarmış.Muzlu tinton ve meyveli pastası da çok güzel fakat böğürtlenli çikolatalı pasta bana biraz ağır gelmişti. Söylemeden edemeyeceğim, çilekli turta yiyecekseniz çilek mevsimi olmasına gayret gösterin, yoksa çileklerin pek tadı olmuyor. Çiğdem Pastanesi’nden çıkınca tabi ki istikamet karşılıklı 2 heybet: Ayasofya ve Sultanahmet. Sultanahmet’i süliet olarak çektiğim bu fotoğrafı (nedense) epey severim.
Bilinenin aksine Sultanahmet Camii Mimar Sinan’ın eseri değildir. I. Ahmet döneminde Mimar Sedefkâr Mehmed Ağa ’ya yaptrılmıştır. Söylentilere göre ise, Ayasofya’nın heybetini kapatabilmek için onun heybeti ile yarışması amacıyla yaptırılmış Sultanahmet. Ne kadar başarılı olduğu elbette ki tartışmaya açık. Hemen karşısında o büyülü Bizans güzelliği bulunuyor.
Ayasofya’nın bir diğer adı ile ‘Hagia Sophia’nın anlamı ‘kutsal bilgelik’. MS 500lü yıllarda, patrik katedrali olarak inşa edilmiş, İstanbul’un fethinden sonra da Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüş. Benim en çok ilgimi çeken şey Ayasofya ve Sultahmet’ten ezanın sıra ile okuması. Böylece birbilerini tamamlıyorlar sanırım. Ayasofya ile ilgili ilginç bir bilgi de aynı yere inşa edilen üçüncü kilise olması. İlk iki kilise isyanlar sonucu yıkılmış, bu nedenle de üçüncü Ayasofya olarak biliniyormuş. Ayasofya ve Sultanahmet gezinizi tamamlayınca muhtemelen istikametiniz Yerebatan Sarnıcı olacak. Yerebatan hakkında pek bir bilgim yok fakar bulunduğu Yerebatan Caddesi üzerinde mükemmel yapılar var. Küçük bir fotoğraf ekleyeyim ve siz bu fotoğraftan nasıl bir caddeden bahsettiğimi anlayın.
Rengarenk, capcanlı bir cadde burası. Turistik bir merkez olduğu için otellerle dolu aynı zamanda. Caddenin başında bulunan emniyet binası da üflesen yıkılacakmış gibi duran eski ve soluk sarı renkli bir bina. Eminim ilginizi çeker.
Oradan yürüyerek Sirkeci ve Eminönü’ne geçebilirsiniz. Yol üzerinde Gülhane Parkı var. Mutlaka uğrayın ve havasını bir soluyun. Özellikle de lale mevsiminde. Rengarenk laleler, her yanı öyle güzel sarıyor ki saatlerce çıkamıyorsunuz parktan.
Henüz detaylıca gzme fırsatım olmadı ama en kısa zamanda Arkeoloji Müğzesi ve Topkapı Sarayı ile ilgili izlenmilerimi de aktaracağım.
Eminönü’nde göreceğiniz 2 şey var. Birisi Mısır Çarşısı, diğeri ise Yeni Cami. Zaten birbirlerine çok yakınlar. Yeni Camii de epey ihtişamlı, muazzam bir cami. Camiler mimari açıdan bana hep çok farklı gelmiştir. Duyduğuma göre inşası en zor şeylerden birisi imiş cami kubbesi.
Yeni Cami’yi Mısır Çarşısı’nın çiçekçilere çıkan kapısından bu şekilde görebilirsiniz. Mısır Çarşısı için Kaplıçarşı’nın küçük versiyonu olduğunu söyleyebilirim sanırım. Lokumculardan çeşit çeşit lokum alıp tatmanızı tavsiye ederim. Lokum pek sevmem ama bunlar gerçekten sevdirebilir.
Eminönü’nde tarihi yarımada turunu bitiriyoruz. Bir gününüzü ayırarak bu güzel tarihi adım adım gezebilirsiniz.
Derin bir nefes alıyorum ve yürümeye başlıyorum Karaköy’den Galata’ya. Derin bir nefes alıyorum zira yokuşlar yoruyor malum. Bankalar Caddesine doğru giderken ara bir sokakta (Karaköy tünelin arkasında) çok sevdiğim ve içtiğim en güzel kahveye ev sahipliği yapan Mahalo Cafe’nin önünden geçiyorum.
Bankalar Caddesine ulaşıyorum ve biraz yürüdüğümde adı iddaalara konu olan merdivenler karşıma çıkıyor. Kamondo merdivenlerinden söz ediyorum elbette. Bu merdivenleri kısaca geçmeyeceğim ve biraz hikayesinden bahsedeceğim. 1850li yılların önemli banker ailelerinden Kamondo ailesinin dedesi Abram tarafından Avusturya Lisesi’nde okuyan torunları yokuşu kolay çıksınlar diye yaptırılmış bu merdiven. Merdivenlerin şekli epey garip, bunun nedeni hakkında merdivenden düşen birisinin aşağı kadar yuvarlanarak inmemesi amacı olduğu dedikoduları olsa da amaç bu değil imiş. Bu zik zaklı yapı tamamen Barok mimarisinin etkisiymiş.
Kamondo merdivenleri hakkında kısaca bir şeyler aktardıktan sonra devam ediyorum yoluma. Merdivenleri çıktığımda bir yokuş karşılıyor beni. Eski tip takılar satan bir dükkanın önünden geçerek, her seferinde tüylerimi ürperten, korku filmlerinden fırlamış bir esintiye sahip Göz Hastanesinin önünde buluyorum kendimi. Böyle tarif ettiğime bakmayın, ürkütücü ama aynı zamanda önündeki ağaç dalları ile gerçekten çok estetik buluyorum burayı.
Birazcık daha yürüyorum ki Galata’nın o şirin, ufak ve sıcak kahve dükkanlarından birisi karşılıyor beni köşede. Evet, ‘Cherrybean Coffees’. Buraya yalnızca iki kez geldim. Camın önündeki masalara oturup, kahveni yudumlarken ucu Galata Kulesi’ne çıkan sokaktan geçip gidenleri izlemek çok zevkli.
Biraz daha yürüdüğmde ise tüm heybeti ile binaların arasından gülümsüyor Galata. Öyle heybetli ki gölgesi sokak aralarına vuruyor, her gün ama her gün işine gücüne giderken önünden yöresinden geçen insanlar bile başını kaldırıp birkaç saniye bakmamaya utanıyorlar. Sokaklara girip çıktıkça Galata’yı en güzel hangi açılardan çekerim sorusu yanıt buluyor.
Benim Galata’ya dair çektiğim en güzel fotoğraflardan birisidir bu. Ara sokaklarda yürürken başınızı kaldırıp gördüğünüz şeyin eski binalar arasından başını uzatmış bir güzellik olması harika. Galata’dan bazen İstiklal caddesine çıkıyorum, bazen ise ara sokaklara girerek kayboluyorum. Kaybolmalarımın sonu her zaman Çukurcuma’ya çıkıyor ki bundan hiç de şikayetçi değilim. Cihangir her zaman bana yaşanası bir yer gelmiştir. Kaosun, karmaşanın içinde belki, belki de Moda’da Kuzguncuk’ta bulduğumuz dinginlik burada yerini koşturmacaya bırakıyor. Ama ilginç bir cazibesi var gözümde. Belki de şunların güzelliğidir beni çeken. Hem karanlık, hem ihtişamlı.
Küçük bir öneri yapayım parantez arasında. 7gr isimli bir cafe var. Pek fazla cafede bulunmayan ithal kahvelere sahip. (henüz denemedim yalnızca filtre kahve ile yetindim) Küçücük sakin bir mekan. Hayriye caddesinin bir köşesinde kalıyor. Yolunuz düşerse mutlaka uğrayın. Ayrıca o cadde üzerinde böyle bir güzellik mevcut.
Mimariye özel bir ilginiz yoksa bu fotoğraflar size belki de çok sıradan gelecektir. Ama her bir pencerenin altında bambaşka hayatlar olduğunu, o binanın önündeki ağacın kimbilir yıllarca nelere tanık olduğunu düşündükçe insanın ilgisi canlanıyor.
Cihangir sokaklarında dolaşmam uzun sürüyor. Hele ki Çukurcuma’ya kadar inmişsem… Çukurcuma’nın benim için önemi Masumiyet Müzesi’nin orada olması. Müze Orhan Pamuk’un aynı ismi taşıyan romanının bir yansıması. Bir başka yazımda daha detaylıca bahsedeceğim fakat şimdilik, kitabı okumamışsanız bile mutlaka görülmeye değer derecede duygu yüklü bir müze olduğunu söyleyebilirim. Müzeden ilginizi çekebilecek bir fotoğraf:
Çukurcuma’dan İstiklal’e çıkarken Tomtom Mahallesi’ndeki bu güzel sokağı da görün derim. Bu resmin asılı olduğu binadan çıkan bir amcaya bu resmin olayını sormuştu bir arkadaşım. Amca da ona bu resmin onu terk eden eski sevgilisine ait olduğunu söylemişti. Ne kadar doğru bilemem ama buna inandığı için epey dalga geçmiştim onunla. İşin aslını bilen varsa lütfen bir açıklığa kavuştursun.
Benim İstanbul hayatımın spor salonu sayılan bu semt böyle güzel bir yer işte. Sokaklarının sonunun Galata’ya çıkması, her sokağında ayrı bir renk olması, eski ve karizmatik binaları ile gotik bir hava taşıyor. Son olarak Galata Kulesi ile ilgili eklemek istediğim bir not var.
‘Ümit Yaşar Oğuzcan’ın 24 kez intihara teşebbüs ettiği söylenir.Rivayete göre oğlu Vedat, Galata Kulesi’nden atlayarak intihar ettiğinde geriye bıraktığı notta şunlar yazılıdır: ‘Baba intihar öyle edilmez böyle edilir.’’ Bu kısa hikayenin üzerine Ümit Yaşar Oğuzcan’ın Galata Kulesi şiirini okumanızı öneririm. Tabi akciğerleriniz kaldıracaksa.
Kadıköy İstanbul’da vakit geçirmekten en çok hoşlandığım semtlerden birisi. Avrupa yakasında yaşadığım için mi bilmem Kadıköy’de özellikle Moda’da yaşamak bana hep cazip geliyor. Vapurdan inip Bahariye caddesine ulaşana dek mevcut kaos, Modaya yürürken o sakin sokaklarda özellikle de Moda caddesinde kendini unutturuyor. Bazen Bahariye’deki ve ara sokaklarındaki küçük Vintage dükkanlara gire çıka, bazen de Moda tramvay yolunu takip ede ede ulaşıyorum o sakin caddeye. Hava güzelse Ali Usta’nın mükemmel dondurmasından yiyorum, tatlı aşeriyorsam hemen Kemal Usta’nın wafflelarında soluk alıyorum.
Sadece Moda çay bahçesinde oturup çay içmek sonrasında sahilde şöyle bi yürüyüp dönmek bile yetebiliyor tadını almak için. Hava soğuksa, buna rağmen Kadıköy’de olmak istiyorsanız sıcacık kahveleri, çayları, tatlıları ile sizi bekleyen aralara saklanmış öyle güzel cafeleri var ki…Bunlardan birisi de Fahriye.
Fahriye Moda’ya yürürken Leylek adında ara bir sokakta. Bu yüzden dikkatinizi çekmeyebilir başlangıçta ama içerisi büyük bir zevkle eski tarzda döşenmiş. Alt katındaki renkli ve aydınlık ortam akşam olunca yerini sıcak bir loşluğa bırakıyor. Can alıcı noktası aslında üst katı. Ufacık bir yer ancak bu kadar güzelleşebilirdi.
Biz akşam gittiğimiz için epey loştu ama gündüz gözüyle de birçok fotoğrafını gördüm. Bana kalırsa gündüz gitmenizi tavsiye ederim. Üst taraftan alt kata bakınca da şöyle görünüyor: (Avizelere bayıldım. Özellikle kırmızı olana.)
Fahriye Cafe adını Müjde Ar’ın meşhur filmi Fahriye Abla’dan alıyor olsa gerek. Çünkü duvarda asılı Fahriye Abla filmi afişi dikkatimi çekti. Aynı zamanda Ahmet Muhip Dıranas’ın bir şiiri Fahriye Abla. Zaten sonradan okuduğuma göre film şiirin uyarlaması imiş.
Fahriye’ ben çikolatalı ıslak kek yemiştim ve ‘Ben ev yapımıyım!’ diye bağırıyordu. Tavsiye ederim.
Kitapların, dergilerin dekorasyon olarak kullanılması benim en büyük zaaflarımdan birisi. Bu nedenle kitaplarla düzenlenmiş bir mekan gördüğümde o kitapları dergileri karıştırmadan edemiyorum.
Fahriye Kadıköy’ün güzel, gidilesi cafelerinden birisi. Özellikle de soğuk havalarda.
Gezmeyi, yeni yerler keşfetmeyi, bir mekanda saatlerce oturmayı, fotoğraf çekmeyi, gittiğim bir yer hakkında bi şeyler okumayı seviyorum. Bunları yapmak benim için artık öyle doğal hale geldi ki sanırım bu anılarımı yalnızca fotoğraflayarak kaydetmek onlara çok büyük haksızlık oluyor. Bundan sonra benim için anlam ifade eden, gittiğim ve bir kahvesini içtiğim cafeleri, duvarındaki resimlere baktığım sergi salonunu, sokaklarında yürüyüp adım başı fotoğraf çektiğim semtleri, bahçesinde oturup kitap okuduğum yerleri öyle boynu bükük bırakmayacağım. Düzenli olarak sık sık buraya kaydedeceğim.
Bunlara benim için çok çok özel bir semtle başlamam en doğrusu olacak sanırım. KUZGUNCUK. Kuzguncuk’a gittiğinizde kendinizi bir dizinin setinde gibi hissedebilirsiniz. Zira sokakları öylesine sakin, öylesine renkli evlerle dolu ki camının önüne bir saksı çiçeği koymayacak olanlar bu semtte yaşayamaz diye bir kural var sanıyorsunuz.
İcadiye caddesinde öylesine yürürken bile böyle şirin yerler dikkatinizi çekebiliyor. Aynı zamanda aranızda izleyenler varsa eğer, 2002-2005 arası yayınlanan Ekmek Teknesi dizisi de burada çekiliyormuş.
En çok ilgimi çeken şeylerden birisi gerçekten camının önüne çiçek koymayan olmamasıydı. Biraz da bahar ayında gitmiş olmanın verdiği sıcaklıkla dolaştım Kuzguncuk’u. Evlerin her birisi zevkle tasarlanmış gibi, insan kendini bir hayal aleminin içinde hissediyor. Kuzguncuk’ta en sık sorduğumuz soru ‘burada kim yaşıyor acaba?’ olabilir.
Evlerin renkleri, camların önündeki renkli saksı çiçekleri gibi kapılar da dikkat çekici bu küçük semtte. Kuzguncuk’un en çok hoşuma giden taraflarından birisi de kesinlikle sakinliği idi. İstanbul’da değilmişim gibi bir dinginlik var sokaklarında. Kuzguncuk’a her gidişimizde kendimizi İstanbul’dan soyutlanmış, o kaosa, metropol hayata ara vermiş gibi hissediyoruz. Hatta aramızda sık sık ‘Anadolu yakasının dinginliği’ üzerine tartışıyoruz. Aynı şehir, iki farklı kıta ve iki farklı hayat.
Kuzguncuk’ta gezip de bu evin fotoğrafını çekmeyen sanırım yoktur. Pastel rengi, camlarındaki çiçeklerin uyumu, yeşil pencereleri ve üzerindeki ‘Simitçi Tahir Sokağı’ yazısı ile Kuzguncuk’taki en orijinal evlerden olsa da ben favorilerimi de ekleyeyim.
Kuzguncuk aslında çok küçük bir yer. Uzun saatlerinizi ayırmadan, kendinizi çok yormadan, bir akşam yürüyüşü yapar gibi dolaşıp bir sürü güzelliği bir arada görebileceğiniz bir yer. Bu ilginç mimarisi olan şirin semti gidin, görün, fotoğraflayın.
Benim için çok çok özel olan Kuzguncuk Balıkçısı’ndan da sonraki yazımda bahsedeceğim.
Masumiyet Müzesi Orhan Pamuk'un yıllar evvel okuduğum ilk ve son kitabı oldu. Sevemedim, ısınamadım, belki de çok büyük umutlarla okumaya başladığım için hayal kırıklığı yaşadım. Kitabı okuyanların çok iyi bildiği, son sayfasında bileti olan gerçek Masumiyet Müzesi'ni ziyaret edene dek sürdü bu hayal kırıklığım. Füsun'un yaşadığı Çukurcuma sokaklarındaki o pembe evi gördüm, Kemal'in akla hayale sığmayacak aşkına tanık oldum, bölüm isimlerinden oluşan sıralama ile kitabı yeniden okumuşçasına heyecana kapıldım ve bir insanın bir insanı yere fırlatıp attığı dondurma külahını bir müzeye koyabilecek kadar sevebilişine hayret ettim.
Füsun'un elbiseleri, tokaları, içtiği sigaraların izmaritleri, Fusun'un ayakkabısı, Fusün'un ruju... Ve daha niceleri var o müzeye dönüşmüş ve yaşanmışlıklarla dolu o evde.
Son katına vardığımda artık kalbim sıkışmaya başlamıştı. Son katta bizi koskocaman bir şok bekliyor çünkü. Gidin görün ve orada yaşadığımız hissiyat bize kalsın.
Orhan Pamuk'a önyargılı yaklaştığım için üzülüyorum aslında. Şimdi ise aklımdan diğer kitaplarını edinmek, birkaçını daha okumak ve ona göre bir sonuca varmak geçiyor.