Afişini gördükten sonra modumu düzeltecek neşeli bir film gibi geldiği için izlediğim Brooklyn'i beğenmemin nedeni, aslında beklediğim gibi olmamasıydı. İngiliz ve İrlanda ortak yapımı filmin bir kısmı İrlanda'da bir kısmı New York'ta geçiyor. Kostümler, dekor ve mekanlar o kadar canlı ki afişinden yorumlayarak neşeli bir film olduğunu düşünmemin nedeni de sanırım buydu.
Romandan uyarlama filmin konusundan kısaca bahsetmem gerekirse, 50'li yıllarda durumu pek parlak olmayan İrlandalı genç bir kız olan Ellis çalışmak ve yaşamak için kız kardeşi ve annesini arkasında bırakarak Amerika'ya gidiyor. Brooklyn'de yatılı bir evde kalırken yaşadığı aile özlemi ve çektiği sıkıntıların ardından bir süre sonra kendini Tony adında bir İtalyan'a aşık olmuş buluyor. Filmde bazı detaylar çok kısa geçiştirilse de beğendiğimi söyleyebilirim. Ellis'in kıyafetleri, 50'lerin detaylı aksesuarları, eski bavullar gibi incelikler ve İrlanda ile Brooklyn arasındaki keskin farklar çok güzel aktarılmıştı. İzlemeye değer.
18 Haziran 2016 Cumartesi
9 Haziran 2016 Perşembe
Profesyonel-Oyun
Sırp yazar Dusan Kovacevic imzalı 1990 senesinde yazılmış Profesyonel oyununu izleyeli epey uzun zaman oldu, ara sıra aklıma geliyor ve yazmam gerektiğini düşünüyorum.
Bu zamana dek birçok oyun izledim, bazılarında duygulandım ama hayatımda ilk kez bir tiyatro oyununda ağladım. Sesleri, duruşu, konuşmaları, oyunculukları harika olan iki adam Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler, hayatımda izlediğim en gerçekçi oyunun içine aldılar beni. Oyun bir kara mizah örneği, birçok yerde katıla katıla gülerken saniyesinde gözleriniz alev almışçasına yanabiliyor.
Ana karakter Thea, kendi geçmişini, hayat hikayesini uzun yıllar kendisini izleyen bir üçüncü kişinin ağzından dinliyor. O hayatı yaşayanla, hayatın yansıdıklarından nasibini alanların algıladığı gerçeklik birbirinden öylesine farklı ki, bir anda bu iki karakteri birbirlerine sığınırken, anıların içinde kaybolmuş halde buluyoruz. Birbirlerine sarılmaları, ağlamaları, içkiler içmeleri, bavuldan çıkanlar, Thea'nın annesinin mektubunu okurkenki hüznü, Bülent Emin Yarar'ın olağanüstü mimikleri, Thea'nın daktilosu... Oyun özel hayattan bir parça gibi gözükse de aslında siyasal irdelemeler barındırıyor. Yugoslavya'da siyasal düzenin değişimi öncesi ve sonrası farkları sistem eleştirisi şeklinde ortaya koyuyor.
Oyunla ilgili beni en çok etkileyen şey de Yetkin Dikinciler'in (Thea) sahneye adım attığı andan itibaren seyirci ile kurduğu bağ ve insanı birdenbire oyunun içine alması. 1 saat 45 dakika boyunca gözümü bile kırpmadan izledim ikisini de. Bülent Emin Yarar'ın gözyaşlarını gördüğüme yemin edebilirim! Hele bir de dans sahneleri vardı ki oyunun müziklerine değinmeden geçemeyeceğim. Başından sonuna dek çaldığında hayranlıkla dinlemediğim tek bir müzik olmadı. Dans sahnesinde çalan müziği bulabilmek için biraz uğraştım ve nihayet buldum:
https://www.youtube.com/watch?v=1CkGRuwkL4M
Ben bu oyunla ilgili söyleyecek çok fazla şey bulamıyorum, o akşamı düşündükçe heyecanlanıyorum. Önümüzdeki sezon yeniden sahnelenecekse, bilet peşine koşmanın heyecanını tekrar yaşamak istiyorum. Bilet demişken, bu oyuna bilet bulmak biraz sıkıntılı. Ekşi'de bir arkadaş Galatasaray Real Madrid maçına daha kolay bilet bulduğunu söyleyerek sıkıntının boyutunu aktarmış. O nedenle sabah 10'da sıraya girip gişeden almanızı tavsiye ederim. Belki siz de birini pembe karanfil demeti ve iki biletle uyandırıp sevindirirsiniz.
Dipnot: Oyunun 2002 senesinde filmi de çekilmiş.
Dipdipnot: Bu oyun 2010 senesinde Bülent Emin Yarar'a Afife Tiyatro Ödülleri, Yetkin Dikinciler'e ise 8. Tiyatro Ödüllerinden 'Yılın Erkek Oyuncusu' ödüllerini kazandırmış.
Bu zamana dek birçok oyun izledim, bazılarında duygulandım ama hayatımda ilk kez bir tiyatro oyununda ağladım. Sesleri, duruşu, konuşmaları, oyunculukları harika olan iki adam Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler, hayatımda izlediğim en gerçekçi oyunun içine aldılar beni. Oyun bir kara mizah örneği, birçok yerde katıla katıla gülerken saniyesinde gözleriniz alev almışçasına yanabiliyor.
Ana karakter Thea, kendi geçmişini, hayat hikayesini uzun yıllar kendisini izleyen bir üçüncü kişinin ağzından dinliyor. O hayatı yaşayanla, hayatın yansıdıklarından nasibini alanların algıladığı gerçeklik birbirinden öylesine farklı ki, bir anda bu iki karakteri birbirlerine sığınırken, anıların içinde kaybolmuş halde buluyoruz. Birbirlerine sarılmaları, ağlamaları, içkiler içmeleri, bavuldan çıkanlar, Thea'nın annesinin mektubunu okurkenki hüznü, Bülent Emin Yarar'ın olağanüstü mimikleri, Thea'nın daktilosu... Oyun özel hayattan bir parça gibi gözükse de aslında siyasal irdelemeler barındırıyor. Yugoslavya'da siyasal düzenin değişimi öncesi ve sonrası farkları sistem eleştirisi şeklinde ortaya koyuyor.
Oyunla ilgili beni en çok etkileyen şey de Yetkin Dikinciler'in (Thea) sahneye adım attığı andan itibaren seyirci ile kurduğu bağ ve insanı birdenbire oyunun içine alması. 1 saat 45 dakika boyunca gözümü bile kırpmadan izledim ikisini de. Bülent Emin Yarar'ın gözyaşlarını gördüğüme yemin edebilirim! Hele bir de dans sahneleri vardı ki oyunun müziklerine değinmeden geçemeyeceğim. Başından sonuna dek çaldığında hayranlıkla dinlemediğim tek bir müzik olmadı. Dans sahnesinde çalan müziği bulabilmek için biraz uğraştım ve nihayet buldum:https://www.youtube.com/watch?v=1CkGRuwkL4M
Ben bu oyunla ilgili söyleyecek çok fazla şey bulamıyorum, o akşamı düşündükçe heyecanlanıyorum. Önümüzdeki sezon yeniden sahnelenecekse, bilet peşine koşmanın heyecanını tekrar yaşamak istiyorum. Bilet demişken, bu oyuna bilet bulmak biraz sıkıntılı. Ekşi'de bir arkadaş Galatasaray Real Madrid maçına daha kolay bilet bulduğunu söyleyerek sıkıntının boyutunu aktarmış. O nedenle sabah 10'da sıraya girip gişeden almanızı tavsiye ederim. Belki siz de birini pembe karanfil demeti ve iki biletle uyandırıp sevindirirsiniz.
Dipnot: Oyunun 2002 senesinde filmi de çekilmiş.
Dipdipnot: Bu oyun 2010 senesinde Bülent Emin Yarar'a Afife Tiyatro Ödülleri, Yetkin Dikinciler'e ise 8. Tiyatro Ödüllerinden 'Yılın Erkek Oyuncusu' ödüllerini kazandırmış.
25 Mayıs 2016 Çarşamba
Sırça Fanus-Slyvia Plath
Okurken bana rahatsızlık veren ve bitirdikten sonra haftalarca
düşünmek zorunda kaldığım kitapları seviyorum. Uzun zamandır okumak istediğim
ama ancak bu yaşımda fırsat bulduğum Sırça Fanus’u birkaç ay evvel bir solukta
okudum. Herkesin içinden geçmeyen konuları anlattığı için herkes tarafından
sevilmeyen ama popüler kültürün esiri olmuş bir kitap. Yıllardır çok
satanlarda, kitapçıların vitrinlerinde gördük onu. Yaşamını intihar ederek sonlandırmış
yazarlara karşı ilgi duyduğumdan ve kitabın konusunu önceden bildiğimden
okumaya can atıyordum. Tezer Özlü gibi karanlık, hayatta pasif kalma olgusunun
izini sürebileceğim, yaralar ile dolu bir kitap beklerken beni gerçekten farklı
bir şeyin içine aldı Slyvia Plath. Sırça bir fanusun içinde olduğumu kitabı
okurken de kitabı bitirdikten sonraki birkaç hafta da hissetmeye devam ettim.
Üniversiteli genç bir kadının kurgusal hayatından bir kesiti
anlatıyor gibi gözükse de kitap oldukça otobiyografik. Kitabı bitirdikten sonra
Plath’in hayatı hakkında epey bilgi edindim ve benzerlik beni dehşete düşürdü.
Kitabın konusundan kısaca bahsedeceğim yalnızca. Genç bir kadın
olan Esther Greenwood’un yaşadığı dönemsel çalkantılar, depresif kaygılar,
psikolojik bunalımlar ve intihar girişimleri kendi ağzından anlatılıyor. Yaşadığı çöküş öyle kademeli gidiyor ki,
farkında bile olmadan okurken işlerin nasıl buralara geldiğine şaşırırken
buluyorsunuz kendinizi.
“Tıpkı
bir kasırganın merkezindeki sakin bölge gibi durgun ve bomboştum,çevremdeki
karmaşanın içinde yuvarlanıp gidiyordum.”
Kitabı
okurken çok fazla gerildim. İntihar etme fikrini aklından bile geçirebilen
insanları yaftalamayı çok seven bireyler olduğumuz için intihar fikri hep
ilgimi çekmiştir. Bir insanın kendi yaşamına kendi elleri ile son vermesi,
verebilmesi, bunu yapmayı düşünecek ve icraata geçirebilecek kadar hayattan
bağlantısını kesmek istemesi fikri hem ürpertici hem de insanın kaderinin
insanın ellerinde olduğunu destekler nitelikte. Kitaptaki bölümleri okudukça ve
Esther çevresinde olup bitenleri benim gözümle görüyormuşçasına anlattıkça çok
gerildim. Belki birçok kişi bu kitabı okuyup bir kenara attı ama ben bunu
yapamıyorum. Kitabı okurken öfkelendim.
Nasıl aklımdan geçenler bir kağıt parçasının üzerinde, süslü kapağı ile
elimde duruyor olabilir dedim.
Esther
kendi hayatından bir şeyler aktardıkça zerre kadar kendi hayatımla ilgisi
olmayan bir hayattan kendimi görüyordum. İncir ağacından bahsediyordu Esther ve
tıpkı benim gibi karar veremeden ayaklarımın dibine düşüyordu seçenekleri.
Beni ürperten hem intihar girişimlerinin apaçıklığı hem de bu denli yansıma
görmekti belki de.
Kitapta
birçok feminist çıkarma da görebiliyoruz ve bu Esther’in fikirlerini tek bir
çizgi üzerinde değil de yelpazelenmiş şekilde hayatın her alanındaki
rahatsızlıklarını gözlemleme şansını veriyor bize. “Bir kadının bir tek temiz yaşantısı olması
gerektiği oysa bir erkeğin biri temiz, öteki kirli iki yaşantısı olabileceği
düşüncesi beni çileden çıkarıyordu.”
"Bir erkeğin evlenmeden önce bir kadına verdiği tüm güllere, öpücüklere ve akşam
yemeklerine karşın, gizliden gizliye istediği tek şey, evlilik işlemleri biter
bitmez kadının mutfak paspası gibi ayaklarının altına serilmesiydi. ''
Sonuç
hep aynı. Kitabı okurken de okuduktan sonra da zaten hep var olan Sırça Fanus’umun
üzerime baskı yaptığını daha fazla hissettim. “Sırça Fanusun içinde ölü bir
bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür”
Not: Kitabın Kırmızı Kedi baskısının kapağını zerre kadar beğenmedim. Sanki kitabı okumamış birisine kitabın New York'ta moda ile ilgilenen bir kız hakkında olduğunu söylemişler ve ona göre bir şey çizivermiş gibi.
Buraya da Slyvia Plath hayatı ile ilgili kısa bir bilgiye ulaşabileceğiniz link bırakıyorum:
21 Mayıs 2016 Cumartesi
BİR HAVALİMANI YAZISI
“Niçin ilk defa
gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk
rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye
geçiveriyoruz?” demişti Sabahattin Ali. Bir insanı tanımak, anlamaya çalışmak,
hayatına almak, hayatı hakkında bilgi edinmek, sevdiği ve nefret ettiği şeyleri
öğrenmek ve değer vermek o kadar zor ki, ön yargılarımız, onlardan kurtulsak bir nebze
rahatlayacağımız şeylerin önüne duvar gibi dikiliyor. İnsanları gözleyerek
onlar hakkında birçok şeyi öğrenebileceğimize inanıyoruz ve bazen öyle bir
şaşırıyoruz ki kurguladığımız her şey çöpe gidiyor. Adını bile bilmediğimiz
yüzlerce surat görüyoruz, metroda, otobüste, okulda, işte, sokakta, ve haklarında fikir yürütüyoruz elimizde olmadan.
Toplu ortamlar insanları gözlemek için en ideal yerler. Duygu değişimlerinin en sık ve en yoğun yaşandığı, en çok çeşit insanı görebileceğimiz noktalar çünkü. Bunlardan birisi de havalimanları.
Toplu ortamlar insanları gözlemek için en ideal yerler. Duygu değişimlerinin en sık ve en yoğun yaşandığı, en çok çeşit insanı görebileceğimiz noktalar çünkü. Bunlardan birisi de havalimanları.
Havalimanları, insanların kilit ayrılma ve buluşma noktaları ve
benim en uğrak alanlarım. Hayatımın hiçbir dönemini bu denli ayrılıklı, bu
denli özlemli ve dolayısıyla da bu denli kavuşmalı geçirmemiştim. Hiç
tanımadığım ve muhtemelen hayatım boyunca karşılaşmayacağım insanların telefon
görüşmelerine kulak misafiri olmak, onların koşturmacalarına tanık olmak,
hayatlarını hiç bilmediğim insanların hayatlarını merak etmek tuhaf bir duygu.
Havalimanları, insanların belki de en umarsız en duygusuz olduğu yerler. Herkes
bir yerlere yetişme telaşında, herkes bir kargaşadan, yoğunluktan çıkıp
uçaklarının kalkmasını beklerken nefes alma şansı elde etmiş, sudan çıkmış
balıklar sanki. Takım elbiseleri ile, topuklu ayakkabıları ile, laptop
çantaları ile, kulaklarına yapışmış o telefonlar ile yetişmeleri gereken
yerlerin telaşına öyle kapılmışlar ki, ailelerinden, sevdiklerinden ayrılan tek
tük insanları görmeden ilerliyorlar. Belki durup düşünmeye de vakit bulamıyorlar
ama bir kenarda kocasından yeni ayrılmış bir kadın eski hayatına dönmekte, bir kenarda babaannesinin ölüm haberini almış
bir genç adam okulunu, işini bırakmış ve bu hayatın ölümlü olduğunun farkına
varmanın verdiği boşluk hissi ile beklemekte. Kimisi kaldığı dersin bütünlemesi
için orada, kimisi tatil planları için, kimisi kendi hayatından 2 günlüğüne
kaçmakta kimisi ise yeni bir hayat kurmaya gitmekte. Dönüp bakmıyoruz. Kimse
birbirine bakmıyor havalimanlarında. Beklerken kimse kimse ile göz göze gelmiyor
ve merak etmiyor.
Birilerinin benim yaşantım hakkında çıkarımlarda bulunmaya çalıştığını, giydiğim şeyle, kolumdaki çantamla, elimdeki kitabımla beni yargıladığını düşünmek bile ürpermeme neden oluyor.
Bilemem diyorum. Kimin hangi sorunla boğuştuğunu bilemem. Sonra o söz geliyor aklıma yine. Peynirin evsafı. Peki ya insanın evsafı?
27 Nisan 2016 Çarşamba
Sartre, Bulantı ve Varoluşçuluk
Yüzlerce suratın arasından geçip, evime ulaşmak için metroya bindiğimde Roquentin'in kapıldığı cinsten bir bulantı kapladı içimi. Tam karşımda oturan, sabahın en erken saatinde kalkıp hazırlanıp, janti takımını çekmiş, lacivert çoraplarını ve cilalanmış parlak ayakkabılarını giymiş, deri evrak çantasını almış yaşlı adamı gördüğüm anda. Bir günlük tutsam ve yaşadıklarım yerine içimi kaplayan, gün geçtikçe artan bu bulantıyı karalasam ortaya bir bulantı kitabı çıkarmaya yetmem.
Bulantı, Fransız düşünür J.P Sartre'ın yazdığı ilk edebiyat eseri. Sartre fikirlerini hayatının son demlerine kadar varoluşçuluk akımı etrafında şekillendirmiş, Bulantı'da da bunun izlerini açıkça görüyoruz. Varoluş kavramı ve bu felsefi akımın dayadığı düşünce nedir peki? Varoluşçuluk,bireyin varoluşunun özden önce geldiğini söyler. Birey, varoluşu etrafında şekillenir. Sartre'a göre insanın kaderi önceden belirli değildir ve bireyin özü insanın kendi kararları ile şekilleneceği bir yöne götürecektir onu. Yaşamı anlamlandırma gerçeklik temelinde mümkündür. Varız, ve varlığımızın bir anlamı yok. İnsanı tanımlayansa onun verdiği karalardır. Bu akım, bireyin toplumdan kendini soyutlayarak, anlam arayışına girdiği ve bununla beraber umutsuzluğa sürüklendiği bir akım gibi gözükse de Sartre bir röportajında hayatı boyunca kendisini bir gün bile ümitsiz hissetmediğini söylemiş. Zira varoluşçuluk tanımında "İnsanın yaşamına yol veren ve her gerçeğin, her eylemin bir çevreyi, bir insancıl öznelliği kucakladığını gösteren bir öğreti" olduğunu da belirtmiş. Varoluşçuluğun bireyin maddi varlığına bir anlam katma çabası olduğunu düşünüyorum. Varoluşçuluğu anlamak için Le mur" (Duvar) isimli kitabının önerildiği bir yazı okumuştum. Ayrıca bu akımın öncüsü Sartre 'ın hayatının sonuna doğru varoluşçuluk akımını terk etmiş olduğunu biliyorum (hatalıysam düzeltin)Bulantı'nın temelinde bir çaresizlik hissi var. Ana karakter Roquentin'in dünyaya beslediği tiksinme hissi. Karakterin varoluşçu düşünceler temelinde değişimi gözlemliyoruz.
Şüphesiz okuduğum en iyi kitaplardan birisi Bulantı, o yüzden altını çizdiğim birkaç yeri eklemek istiyorum.
"Sözcüklere bağlanamadığım için düşüncelerim çoğu zaman karmakarışık.""İnsan yalnız yaşayınca, bir şey anlatmanın bile ne olduğunu unutuyor, dostlarla birlikte, inanılabilir şeyler de ortadan kayboluyor.""Yalnızken insanın içinden gülmek gelmiyor pek.""Bu sokakta katil de, öldürülecek adam da bulunmadığı için cinayet işlenmez.""Oysa ben üç yıldan beri öyle durgun bir hayat yaşıyorum ki! Bu acıklı yalnızlıklar bomboş bir katışıksızlıktan başka bir şey vermez bana."
"Anılarımı yormak istemem. Ama bu çabam boşa gidiyor, onları yeniden hatırladığımda, birçoğunun donup kalmış olduğunu görüyorum."
"Şimdinin içine fırlatılmış, orada kalmıştım. Geçmişime yeniden dönmek istiyorum ama tutsaklığımdan kurtulamıyorum."
"Yalnızım şimdi ama yapayalnız değilim, O düşünce var karşımda, bekleyip duruyor."
"Farkında olmadan kendisine her leyden çok bağlandığım bir şey vardı."
"Bir şey sona ermek için başlamıştır."
"Her ana bütün varlığımla sarılırım.Onun yerine başkasının konulamayacağını, onun başkasına benzemediğini bilirim.Ama onu yitip gitmekten alıkoymak için de bir şey de yapamam."
"Bir kadın, bir dost, bir kent bir kerede terk edilemez. Hepsi birbirine benzer zaten."
"Susmak onların doğal hali sanki. Konuşmak da ara sıra geçirdikleri bir nöbet."
"Hiçbir şey değişmedi ama yine de her şey bir başka biçimde var olup gidiyor. Anlatamıyorum. Bulantıya benziyor bu, ama aynı zamanda onun tam tersi. Sonunda başımdan bir serüven geçiyor, kendimi sorguya çekince, kendimin kendim olmaklığımın ve burada bulunmaklığımın başımdan geçtiğini görüyorum. Geceyi yarıp geçen benim. Bir roman kahramanı gibi mutluyum."
"Yapayalnızım ama bir kente yürüyen ordu gibiyim."
"Anny, zamanın sunabileceği her şeyi zamandan koparmasını bilirdi. O'nun Cibuti'de, benim de Aden'de kaldığım sıralarda, bir günlüğüne onu görmeye giderdim. Dönüşüme bir saat kalana kadar Anny, yirmi dört saatin yirmi üçünü boş yere harcatmak için bir yığın tatsızlık çıkarırdı. Saniyelerin tek tek geçtiğini insan işte bu son altmış dakikada anlar, duyar. Bu korkunç akşamlardan birini hatırlıyorum şu an. Geceyarısı dönmem gerekiyordu. Bir yazlık sinemaya gitmiştik, ikimiz de umutsuzduk. Ne var ki zamanı yöneten oydu. Saat on birde, asıl film başlarken, tek bir sözcük söylemeden elimi avuçlarına alıp sıktı. Buruk bir kıvançla dolduğunu duydum yüreğimin ve hiç bakmadan, saatin on bir olduğunu anladım. İşte bu andan sonra zamanın dakika dakika akıp gidişini duymaya başladık. Bu kez üç aylığına ayrılıyorduk birbirimizden. Bir ara beyaz perdede ışıklı ak bir görüntü belirdi, bu yüzden salondaki karanlık azaldı, Anny'nin ağladığını gördüm. Sonra tam geceyarısı, son bir kez iyice sıktıktan sonra bıraktı elimi, kalktım, tek bir söz etmeden ayrıldım. Güzel bir iş yapmıştı."
"Geçmişte kalan bir kimseyi düşünmek bile elden gelir mi acaba? Birbirimizi sevdiğimiz sürece en önemsiz yaşantılarımızın en hafif acılarımızın bile bizden koparak geride kalmasına göz yummamıştık. Sesleri, kokuları, gün ışığüının küçük ayrımlarını hatta birbirimize açıklayamadığımız düşüncelerimizi bile alıp götürmüştük. Bütün bunlar canlılıklarını yitirmediler. Bugün bile bize ya acı ya da sevinç veriyorlar. Bir anı değil, söndürülemez ve yakıcı bir aşk, geriye çekilmek, gölgeye ya da kuytuya sığınmak olanaksız."
"Hayatımla ilgili olarak bildiğim her şeyi kitaplardan öğrendim gibime geliyor.""Aileler anılarının ortasında, evlerinde bulunuyorlar şimdi. Biz de burada anısız, iki yıkıntıdan başka bir şey değiliz."
"Benim için hiçbir şeyin önemli olmaması çok acayip, korkuyorum bundan."“Biliyorum. Bana tutku verecek herhangi bir şeye ya da kimseye artık rastlamayacağımı biliyorum. Birisini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. Bundan böyle artık bu gerekli sıçrayışı yapamayacağımı biliyorum.”
"Günce tutmanın tehlikeli yanı budur sanırım. İnsan her şeyi büyütmeye, tetikte durmaya, doğruları durmadan zorlamaya kalkar."
Kitapta geçen şarkı da burada;
https://www.youtube.com/watch?v=ijmpTlN3HRI
Bulantı, Fransız düşünür J.P Sartre'ın yazdığı ilk edebiyat eseri. Sartre fikirlerini hayatının son demlerine kadar varoluşçuluk akımı etrafında şekillendirmiş, Bulantı'da da bunun izlerini açıkça görüyoruz. Varoluş kavramı ve bu felsefi akımın dayadığı düşünce nedir peki? Varoluşçuluk,bireyin varoluşunun özden önce geldiğini söyler. Birey, varoluşu etrafında şekillenir. Sartre'a göre insanın kaderi önceden belirli değildir ve bireyin özü insanın kendi kararları ile şekilleneceği bir yöne götürecektir onu. Yaşamı anlamlandırma gerçeklik temelinde mümkündür. Varız, ve varlığımızın bir anlamı yok. İnsanı tanımlayansa onun verdiği karalardır. Bu akım, bireyin toplumdan kendini soyutlayarak, anlam arayışına girdiği ve bununla beraber umutsuzluğa sürüklendiği bir akım gibi gözükse de Sartre bir röportajında hayatı boyunca kendisini bir gün bile ümitsiz hissetmediğini söylemiş. Zira varoluşçuluk tanımında "İnsanın yaşamına yol veren ve her gerçeğin, her eylemin bir çevreyi, bir insancıl öznelliği kucakladığını gösteren bir öğreti" olduğunu da belirtmiş. Varoluşçuluğun bireyin maddi varlığına bir anlam katma çabası olduğunu düşünüyorum. Varoluşçuluğu anlamak için Le mur" (Duvar) isimli kitabının önerildiği bir yazı okumuştum. Ayrıca bu akımın öncüsü Sartre 'ın hayatının sonuna doğru varoluşçuluk akımını terk etmiş olduğunu biliyorum (hatalıysam düzeltin)Bulantı'nın temelinde bir çaresizlik hissi var. Ana karakter Roquentin'in dünyaya beslediği tiksinme hissi. Karakterin varoluşçu düşünceler temelinde değişimi gözlemliyoruz.Şüphesiz okuduğum en iyi kitaplardan birisi Bulantı, o yüzden altını çizdiğim birkaç yeri eklemek istiyorum.
"Sözcüklere bağlanamadığım için düşüncelerim çoğu zaman karmakarışık.""İnsan yalnız yaşayınca, bir şey anlatmanın bile ne olduğunu unutuyor, dostlarla birlikte, inanılabilir şeyler de ortadan kayboluyor.""Yalnızken insanın içinden gülmek gelmiyor pek.""Bu sokakta katil de, öldürülecek adam da bulunmadığı için cinayet işlenmez.""Oysa ben üç yıldan beri öyle durgun bir hayat yaşıyorum ki! Bu acıklı yalnızlıklar bomboş bir katışıksızlıktan başka bir şey vermez bana."
"Anılarımı yormak istemem. Ama bu çabam boşa gidiyor, onları yeniden hatırladığımda, birçoğunun donup kalmış olduğunu görüyorum."
"Şimdinin içine fırlatılmış, orada kalmıştım. Geçmişime yeniden dönmek istiyorum ama tutsaklığımdan kurtulamıyorum."
"Yalnızım şimdi ama yapayalnız değilim, O düşünce var karşımda, bekleyip duruyor."
"Farkında olmadan kendisine her leyden çok bağlandığım bir şey vardı."
"Bir şey sona ermek için başlamıştır."
"Her ana bütün varlığımla sarılırım.Onun yerine başkasının konulamayacağını, onun başkasına benzemediğini bilirim.Ama onu yitip gitmekten alıkoymak için de bir şey de yapamam."
"Bir kadın, bir dost, bir kent bir kerede terk edilemez. Hepsi birbirine benzer zaten."
"Susmak onların doğal hali sanki. Konuşmak da ara sıra geçirdikleri bir nöbet."
"Hiçbir şey değişmedi ama yine de her şey bir başka biçimde var olup gidiyor. Anlatamıyorum. Bulantıya benziyor bu, ama aynı zamanda onun tam tersi. Sonunda başımdan bir serüven geçiyor, kendimi sorguya çekince, kendimin kendim olmaklığımın ve burada bulunmaklığımın başımdan geçtiğini görüyorum. Geceyi yarıp geçen benim. Bir roman kahramanı gibi mutluyum."
"Yapayalnızım ama bir kente yürüyen ordu gibiyim."
"Anny, zamanın sunabileceği her şeyi zamandan koparmasını bilirdi. O'nun Cibuti'de, benim de Aden'de kaldığım sıralarda, bir günlüğüne onu görmeye giderdim. Dönüşüme bir saat kalana kadar Anny, yirmi dört saatin yirmi üçünü boş yere harcatmak için bir yığın tatsızlık çıkarırdı. Saniyelerin tek tek geçtiğini insan işte bu son altmış dakikada anlar, duyar. Bu korkunç akşamlardan birini hatırlıyorum şu an. Geceyarısı dönmem gerekiyordu. Bir yazlık sinemaya gitmiştik, ikimiz de umutsuzduk. Ne var ki zamanı yöneten oydu. Saat on birde, asıl film başlarken, tek bir sözcük söylemeden elimi avuçlarına alıp sıktı. Buruk bir kıvançla dolduğunu duydum yüreğimin ve hiç bakmadan, saatin on bir olduğunu anladım. İşte bu andan sonra zamanın dakika dakika akıp gidişini duymaya başladık. Bu kez üç aylığına ayrılıyorduk birbirimizden. Bir ara beyaz perdede ışıklı ak bir görüntü belirdi, bu yüzden salondaki karanlık azaldı, Anny'nin ağladığını gördüm. Sonra tam geceyarısı, son bir kez iyice sıktıktan sonra bıraktı elimi, kalktım, tek bir söz etmeden ayrıldım. Güzel bir iş yapmıştı."
"Geçmişte kalan bir kimseyi düşünmek bile elden gelir mi acaba? Birbirimizi sevdiğimiz sürece en önemsiz yaşantılarımızın en hafif acılarımızın bile bizden koparak geride kalmasına göz yummamıştık. Sesleri, kokuları, gün ışığüının küçük ayrımlarını hatta birbirimize açıklayamadığımız düşüncelerimizi bile alıp götürmüştük. Bütün bunlar canlılıklarını yitirmediler. Bugün bile bize ya acı ya da sevinç veriyorlar. Bir anı değil, söndürülemez ve yakıcı bir aşk, geriye çekilmek, gölgeye ya da kuytuya sığınmak olanaksız."
"Hayatımla ilgili olarak bildiğim her şeyi kitaplardan öğrendim gibime geliyor.""Aileler anılarının ortasında, evlerinde bulunuyorlar şimdi. Biz de burada anısız, iki yıkıntıdan başka bir şey değiliz."
"Benim için hiçbir şeyin önemli olmaması çok acayip, korkuyorum bundan."“Biliyorum. Bana tutku verecek herhangi bir şeye ya da kimseye artık rastlamayacağımı biliyorum. Birisini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. Bundan böyle artık bu gerekli sıçrayışı yapamayacağımı biliyorum.”
"Günce tutmanın tehlikeli yanı budur sanırım. İnsan her şeyi büyütmeye, tetikte durmaya, doğruları durmadan zorlamaya kalkar."
https://www.youtube.com/watch?v=ijmpTlN3HRI
25 Nisan 2016 Pazartesi
Le magasin des suicides
En son izlediğim film Fransız yapımı hem müzikal hem animasyon olan İntihar Dükkanı. Orijinal adıyla 'Le magasin des suicides'.
İntihar etmenin yasak olduğu bir ülkede, insanların intihar etme yolunda malzemelerini temin etmek için geldikleri bir dükkanı işleten iki çocuklu bir aile üzerine kurulmuş bir konusu var. Ailelerine katılan yeni birey Alan ile işleri tıkırında giden bu ailenin ve dükkanın değişimini gözlemleyeceksiniz. 1 saat 25 dakikalık kısa bir film. İzlerken hem eğlenceli vakit geçirebilir, hem hayat hakkında çıkarımlar yapabilir, hem de bir insanı intihar aşamasına dek getiren olaylar silsilesinin neler olabileceğine uzunca kafa yorabilirsiniz. Adından da konusundan da anlaşılacağı üzere kesinlikle çocuklara hitap eden bir film değil, bazı sahnelerini hayretle izledim. İlla ki bir en'ler listesine dahil etmem gerekirse izlediğim en farklı animasyonlardan birisi olduğunu söyleyebilirim.
Girişinde çalan şarkı ile filmin karanlığı hoş bir tezat oluşturuyor. Müziklerini beğendiğimi söyleyebilirim. Buraya da fragmanını bırakıyorum:
https://www.youtube.com/watch?v=EiFOs4cihXg
İntihar etmenin yasak olduğu bir ülkede, insanların intihar etme yolunda malzemelerini temin etmek için geldikleri bir dükkanı işleten iki çocuklu bir aile üzerine kurulmuş bir konusu var. Ailelerine katılan yeni birey Alan ile işleri tıkırında giden bu ailenin ve dükkanın değişimini gözlemleyeceksiniz. 1 saat 25 dakikalık kısa bir film. İzlerken hem eğlenceli vakit geçirebilir, hem hayat hakkında çıkarımlar yapabilir, hem de bir insanı intihar aşamasına dek getiren olaylar silsilesinin neler olabileceğine uzunca kafa yorabilirsiniz. Adından da konusundan da anlaşılacağı üzere kesinlikle çocuklara hitap eden bir film değil, bazı sahnelerini hayretle izledim. İlla ki bir en'ler listesine dahil etmem gerekirse izlediğim en farklı animasyonlardan birisi olduğunu söyleyebilirim.
Girişinde çalan şarkı ile filmin karanlığı hoş bir tezat oluşturuyor. Müziklerini beğendiğimi söyleyebilirim. Buraya da fragmanını bırakıyorum:
https://www.youtube.com/watch?v=EiFOs4cihXg
23 Nisan 2016 Cumartesi
Balat'a Giriş
Bugün Haliç kıyısında uzanan, İstanbul'un türlü güzelliklerini, zıtlıklarını, yaşanmışlıklarını, hikayelerini bir arada bulunduran semtte, Balat'taydım. Balat, tıpkı Karaköy gibi ikilemlerle dolu bir yer. Bir tarafta, vintage dükkanlarda, renkli ve düşünülerek tasarlanmış cafelerde bohem takılan genç kesim var bir tarafta ise Balat'ın yerlileri. Kuzguncuk insanı kadar semtlerine düzenlenen gezilerden bıkmamışlar belli ki.
Balat İstanbul'un eski yerleşim yerlerinden biri. İspanya'dan gelen Yahudilerin yerleşmesi ile oluşmuş bir Yahudi mahallesi olması, sanırım farklı ibadet yerlerinin bu denli çok olmasını açıklıyor. Ben birçok açıdan Kuzguncuk'a benzettim Balat'ı, farklı kültürlere ev sahipliği yapmış olması da bu açılardan birisi.
Balat'ta evler hep üç dört katlı, ince uzun yapılı, cumbalı tarzda. Tek tip. Sahilde yürürken başınızı kaldırdığınızda heybetli yapısı ile Özel Fener Rum Lisesi ve Ortaokulu'nu görüp o tarafa doğru yol almanız yeterli. Ara sokaklara girdiğinizde sizi karşılayacak şey, Naftalin Eskici Dükkanı olacak.
Dışarıdan görüntüsü çok tatlı, içerisi ise oldukça loş hatta karanlık. Bir vitrinde eski fotoğraf makineleri var. Eski bisikletler, dolaplar ve kapısının önünde dolanıp duran kedi ile eskilere ilgi duyanlar için keşfedilecek bir yer.
Devam ettiğimde hemen karşısında Naftalin Cafe'yi görüyorum. Cumartesi olduğu için tıklım tıklım insan kaynıyordu içerisi ve dışarısı. Ama yakın zamanda bu tatlı mekana içini ve yiyeceklerini fotoğraflamak ve izlenimlerimi aktarmak için uğrayacağım. Şimdilik yalnızca dışarıdan fotoğrafını aktarayım:
Güzellikler yan yana sıralanmış adeta, biraz ileride Rag'n Roll Vintage dükkanı var. Dükkanın önünde duran beyaz bisikleti ile çekilmiş fotoğrafını mutlaka bir yerlerde görmüşsünüzdür. İkinci el eşyalar, elbiseler, çantalar var. Bunlar da iki ayrı açıdan çektiğim fotoğraflar:
Yokuş yukarı çıkmaya başladığınızda biraz sabrederseniz ve neredeyse 80 derece olan yokuşu tırmanırsanız bu güzellik ile karşılacaksınız. İhtişamı ve devasalığı beni resmen büyüledi. Her açıdan çekmeye çalıştım fakat gerçekten o kadar büyük ki, mutlaka bi kısmından fedakarlık etmem gerekiyordu. Evet, Özel Fener Rum Lisesi ve Ortaokulu'ndan bahsediyorum.
Bu lise Osmanlı döneminde en prestijli okul sayılıyormuş ve 1454 yılından beri de eğitim veriyormuş. Mimarisi özellikle ilgimi çekti ve araştırma gereği duydum. Kırmızı tuğlaları Marsilya'dan getirilmiş, Kuşbakışı görünüşü bir kartalı andıran bu okul, Kırmızı Mektep ya da Kırmızı Kale olarak da bilinmekte. Galata Kulesi'nin yerden yüksekliğinin 65 metre olduğunu belirterek, bu okulun yerden yüksekliğinin 40 metre olması da ne kadar heybetli olduğunu anlatmaya yetecektir sanıyorum.
Okula doğru çıkan yokuşta bu eski binayı görmeniz mümkün. Bazılarının ilgisini bile çekmeden önünden geçtikleri bu yapı kaç yıllık bilmem ama dedelerimizden çok şey gördüğü kesin.
Balat aynı zamanda renkli bir tarafı içinde barındırıyor. Okulun heybetinden etkilenmiş bir halde sokaklarında yürürken pek bir şey çarpmayabilir gözünüze ama bazı detayları gerçekten güzel. Rengarenk boyanmış kapıların duvarına asıldığı sokak da bunlar arasında:
Bugün Balat'a kısıtlı bir süre ayırdığım için birçok kısmını gezemedim, bir kahvesini de içemedim. En kısa zamanda daha iç kısımlarını keşfetmek için yeniden uğrayacağımı ve ikinci bir yazı ekleyecek kadar malzeme toplayacağımı umuyorum. Şimdilik bu Balat'a giriş yazısı olsun. Siz de bu zıt kültürlerle, küçük eskici dükkanlarıyla ve güzel cafelerle dolu bu semti bir görün.
Yazının şarkısı da bu olsun:
https://www.youtube.com/watch?v=COOwSt3XiOk
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










