13 Temmuz 2016 Çarşamba

Tespih Ağacının Gölgesinde

Bülbülü Öldürmek, okuyanların birçoğunda derinden izler bırakmış, birçoğunun en sevdiği kitaplardan birisi olmuştur bence. Bu benim için de geçerli. Harper Lee 55 yıl aradan sonra Jean Louise Finch'in hikayesini devam ettirip kitapçıların raflarında yerini bulduğunda epey şaşırdım zira geçtiğimiz yıl Bülbülü Öldürmek'i bitirirken ikinci bir kitap daha geleceğini tahmin bile etmemiştim. Birkaç gün evvel büyük heveslerle okumaya başladığım, ilk 100 sayfası su gibi akıp giden fakat sonlara doğru içimi sıkan kitap, Bülbülü Öldürmek'in hissettirdiklerini pek de hissettiremedi bana. Haksızlık etmek istemiyorum ama benim gibi düşünen birçok insan olduğuna inanıyorum. 
Bülbülü Öldürmek'te küçücük bir kız çocuğu olan Scout'u kendime öylesine benzetmiştim ki, 20 yıl aradan sonra Maycomb'a dönüşünde de kendimden izler buldum. Belki de kitaba haksızlık etmek istememe nedenlerimden birisi de budur. Bülbülü Öldürmek'te her şeyi Scout'un ağzından dinlerken burada üçüncü kişinin anlatması da işleri biraz karıştırmış açıkçası. Bülbülü Öldürmek'i çok seven ve büyüsünün bozulmasını istemeyenler varsa okumamalarını tavsiye ederim. Yine de kitap da öyle kısımlar var ki, biraz hayal kırıklığı yaratsa da sırf bu kısımlar için okumaya değer. Özellikle sonlara doğru Atticus ile Jean Louise arasında geçen "yanar dönerli" konuşma için. 

"Hemen hemen aşıktı Hank'a. Yo olanaksız bu diye düşündü: ya aşıksındır ya değilsindir. Aşk bu dünyada sarih olan su götürmez tek şey. Sevginin pek çok çeşidi var, tamam, ama hepsinde de "ya seviyorsun ya sevmiyorsun" önermesi geçerli."

"Şüpheler, güvensizlikler içinde doğmak ve hayatını bütün erkeklerin kötü yaratıldığı önermesine adamak."

"Bir adam sana, "İşte gerçek bu " diyorsa. Sende ona inanıyorsan, sonra da söylediği şeyin gerçek olmadığını keşfediyorsan, hayal kırıklığına uğrar ve bir daha onun tuzağına düşmemek için dikkat kesilirsin."

“Çirkin bir sözcük olan önyargı ile tertemiz bir sözcük olan inancın ortak bir noktası var: Her ikisi de mantığın bittiği yerde başlar.”
''Şunu da hep hatırla: Geriye bakıp, düne, on yıl önceye bakıp o günkü halimizi görmek her zaman daha kolaydır. Zor olan, şu anki bizi görmektir. Bu beceriyi edinebilirsen, yuvarlanıp gidersin.''


Not: Jem konusunda çok üzgünüm.

2 Temmuz 2016 Cumartesi

'En Kısa Gecenin Rüyası'

Çok değil, birkaç gece önce saat 11 sularında Moda Sahnesinden çıkmış, Bahariye Caddesinden aşağı doğru yürüyordum. Bu güzel oyunun, bu harika oyunculukların ve profesyonel metnin bana hissettirdiklerini bir an önce paylaşmak istedim. Öncelikle En Kısa Gecenin Rüyası, Shakespeare'in bildiğimiz 'A Midsummer Night's Dream' yani Bir Yaz Gecesi Rüyası. Yalnızca farklı bir isimle çevrilmiş ve uyarlanmış hali. Daha evvel İstanbul Devlet Tiyartolarında izleme fırsatı bulmuştum. Saflığıma denk gelmiş olacak ki bir an bu oyunu farklı bir oyun sanarak aldım biletleri zira oyunun bu şekilde çevrilmiş halini hiç duymamıştım. Ama oyun başladı ve Thesesus ve Hippolyta sahneye girdi, biraz ilerledikçe beynimden vurulmuşa döndüm. Çünkü bu bildiğin benim DT'de izlediğim oyunun aynısıydı. Buna biraz canım sıkılsa da oyunu izledikçe (Mert Fırat'a ağzım bir karış açık bakarken) aynı oyunun farklı uyarlamalarını izlemenin aşırı keyifli olduğunu fark ettim. Bir metin bu kadar farklı bakış açıları ile ele alınabilirdi. Oyunu izlerken bir yandan diğer oyunla kıyaslıyor, ortak ve farklı yönlerini oyun sonrası tartışmak için heyecan duyuyordum.
En Kısa Gecenin Rüyası Shakespeare'in komedi türündeki en meşhur oyunu. Oyun içinde oyun söz konusu, ana temanın yanına bir de Atina halkının sergileyeceği tiyatro oyunu katılmış ve Shakespeare bu noktada sınıf farkına dikkat çekerek toplum eleştirisi yapmaktan geri kalmamış. Oyun bittikten sonra hemen ertesi sabah, daha kahvaltı bile yapmadan rafımdan alıp Bir Yaz Gecesi Rüyası metnini okudum. Böylece bir anda oyunun 3 halini birden görmüş oldum.
Oyunla ilgili kısa kısa yorumlar yapacağım. Öncelikle DT'dekinden birçok açıdan ayrılıyor. Dekor neredeyse hiç kullanılmamış, buna rağmen o ufacık sahnede olup biten ne varsa dekor varmışçasına seyirciye aktarıldı. Kostümler başarılıydı. Oyunculuklara söyleyecek olumsuz hiçbir şeyim yok. Melis Birkan ve Mert Fırat o aptal ve karşılıksız aşık rolünü mükemmel çevirdiler. Thesesus rolündeki Timur Acar için de mükemmel bir iş çıkardığını hatta akşamın yıldızı olduğunu söyleyebilirim.
Hep Shakespeare oyunlarının sıkıcı olduğunu, uzuuun tiradlar ile insanları bıktırdığını söylerler. Aksine, oyun öyle hızlı ve canlı aktı ki, atılan uzun tiradlar ve başı sonu belli olmayan cümleler bile hızla anlam kazandı.
Moda sahnesi, sahne düzeni olarak daha önce gördüğüm sahnelerden farklı. Sahne ortada ve seyircileri A blok ve B blok olarak iki yana yerleştirmişler Oyuncular da ona göre iki yöne bakarak da oynadılar.


Ah, afişe biraz olsun baksaydım sadece o eşek kafasından Bir Yaz Gecesi Rüyası olduğunu anlayabilirdim. Yaptığım hatadan pişman olduğumu söyleyemem. Levent Üzümcü'yü de Devlet Tiyatrolarından uzaklaştırılmadan evvel izleme fırsatı elde etmiş oldum böylece iki büyük oyuncuyu aynı rolü devleştirirken seyredebildim. 
"Senin erdemin benim ayrıcalığım
    Çünkü bana göre bütün dünya sensin
    Yani nasıl yalnız olurum bütün dünyanın
    Gözü bana çevrilmişken?"

18 Haziran 2016 Cumartesi

Brooklyn Film

Afişini gördükten sonra modumu düzeltecek neşeli bir film gibi geldiği için izlediğim Brooklyn'i beğenmemin nedeni, aslında beklediğim gibi olmamasıydı. İngiliz ve İrlanda ortak yapımı filmin bir kısmı İrlanda'da bir kısmı New York'ta geçiyor. Kostümler, dekor ve mekanlar o kadar canlı ki afişinden yorumlayarak neşeli bir film olduğunu düşünmemin nedeni de sanırım buydu.

Romandan uyarlama filmin konusundan kısaca bahsetmem gerekirse, 50'li yıllarda durumu pek parlak olmayan İrlandalı genç bir kız olan Ellis çalışmak ve yaşamak için kız kardeşi ve annesini arkasında bırakarak Amerika'ya gidiyor. Brooklyn'de yatılı bir evde kalırken yaşadığı aile özlemi ve çektiği sıkıntıların ardından bir süre sonra kendini Tony adında bir İtalyan'a aşık olmuş buluyor. Filmde bazı detaylar çok kısa geçiştirilse de beğendiğimi söyleyebilirim. Ellis'in kıyafetleri, 50'lerin detaylı aksesuarları, eski bavullar gibi  incelikler ve İrlanda ile Brooklyn arasındaki keskin farklar çok güzel aktarılmıştı. İzlemeye değer.



9 Haziran 2016 Perşembe

Profesyonel-Oyun

Sırp yazar Dusan Kovacevic imzalı 1990 senesinde yazılmış Profesyonel oyununu izleyeli epey uzun zaman oldu, ara sıra aklıma geliyor ve yazmam gerektiğini düşünüyorum.
 Bu zamana dek birçok oyun izledim, bazılarında duygulandım ama hayatımda ilk kez bir tiyatro oyununda ağladım. Sesleri, duruşu, konuşmaları, oyunculukları harika olan iki adam Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler, hayatımda izlediğim en gerçekçi oyunun içine aldılar beni. Oyun bir kara mizah örneği, birçok yerde katıla katıla gülerken saniyesinde gözleriniz alev almışçasına yanabiliyor.
Ana karakter Thea, kendi geçmişini, hayat hikayesini uzun yıllar kendisini izleyen bir üçüncü kişinin ağzından dinliyor. O hayatı yaşayanla, hayatın yansıdıklarından nasibini alanların algıladığı gerçeklik birbirinden öylesine farklı ki, bir anda bu iki karakteri birbirlerine sığınırken, anıların içinde kaybolmuş halde buluyoruz. Birbirlerine sarılmaları, ağlamaları, içkiler içmeleri, bavuldan çıkanlar, Thea'nın annesinin mektubunu okurkenki hüznü, Bülent Emin Yarar'ın olağanüstü mimikleri, Thea'nın daktilosu... Oyun özel hayattan bir parça gibi gözükse de aslında siyasal irdelemeler barındırıyor. Yugoslavya'da siyasal düzenin değişimi öncesi ve sonrası farkları sistem eleştirisi şeklinde ortaya koyuyor.

Oyunla ilgili beni en çok etkileyen şey de Yetkin Dikinciler'in (Thea) sahneye adım attığı andan itibaren seyirci ile kurduğu bağ ve insanı birdenbire oyunun içine alması. 1 saat 45 dakika boyunca gözümü bile kırpmadan izledim ikisini de. Bülent Emin Yarar'ın gözyaşlarını gördüğüme yemin edebilirim! Hele bir de dans sahneleri vardı ki oyunun müziklerine değinmeden geçemeyeceğim. Başından sonuna dek çaldığında hayranlıkla dinlemediğim tek bir müzik olmadı. Dans sahnesinde çalan müziği bulabilmek için biraz uğraştım ve nihayet buldum:
https://www.youtube.com/watch?v=1CkGRuwkL4M
Ben bu oyunla ilgili söyleyecek çok fazla şey bulamıyorum, o akşamı düşündükçe heyecanlanıyorum. Önümüzdeki sezon yeniden sahnelenecekse, bilet peşine koşmanın heyecanını tekrar yaşamak istiyorum. Bilet demişken, bu oyuna bilet bulmak biraz sıkıntılı. Ekşi'de bir arkadaş Galatasaray Real Madrid maçına daha kolay bilet bulduğunu söyleyerek sıkıntının boyutunu aktarmış. O nedenle sabah 10'da sıraya girip gişeden almanızı tavsiye ederim. Belki siz de birini pembe karanfil demeti ve iki biletle uyandırıp sevindirirsiniz.
Dipnot: Oyunun 2002 senesinde filmi de çekilmiş.
Dipdipnot: Bu oyun 2010 senesinde Bülent Emin Yarar'a Afife Tiyatro Ödülleri, Yetkin Dikinciler'e ise 8. Tiyatro Ödüllerinden 'Yılın Erkek Oyuncusu' ödüllerini kazandırmış.

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Sırça Fanus-Slyvia Plath


Okurken bana rahatsızlık veren ve bitirdikten sonra haftalarca düşünmek zorunda kaldığım kitapları seviyorum. Uzun zamandır okumak istediğim ama ancak bu yaşımda fırsat bulduğum Sırça Fanus’u birkaç ay evvel bir solukta okudum. Herkesin içinden geçmeyen konuları anlattığı için herkes tarafından sevilmeyen ama popüler kültürün esiri olmuş bir kitap. Yıllardır çok satanlarda, kitapçıların vitrinlerinde gördük onu.  Yaşamını intihar ederek sonlandırmış yazarlara karşı ilgi duyduğumdan ve kitabın konusunu önceden bildiğimden okumaya can atıyordum. Tezer Özlü gibi karanlık, hayatta pasif kalma olgusunun izini sürebileceğim, yaralar ile dolu bir kitap beklerken beni gerçekten farklı bir şeyin içine aldı Slyvia Plath. Sırça bir fanusun içinde olduğumu kitabı okurken de kitabı bitirdikten sonraki birkaç hafta da hissetmeye devam ettim.
Üniversiteli genç bir kadının kurgusal hayatından bir kesiti anlatıyor gibi gözükse de kitap oldukça otobiyografik. Kitabı bitirdikten sonra Plath’in hayatı hakkında epey bilgi edindim ve benzerlik beni dehşete düşürdü.
Kitabın konusundan kısaca bahsedeceğim yalnızca. Genç bir kadın olan Esther Greenwood’un yaşadığı dönemsel çalkantılar, depresif kaygılar, psikolojik bunalımlar ve intihar girişimleri kendi ağzından anlatılıyor.  Yaşadığı çöküş öyle kademeli gidiyor ki, farkında bile olmadan okurken işlerin nasıl buralara geldiğine şaşırırken buluyorsunuz kendinizi.
“Tıpkı bir kasırganın merkezindeki sakin bölge gibi durgun ve bomboştum,çevremdeki karmaşanın içinde yuvarlanıp gidiyordum.
Kitabı okurken çok fazla gerildim. İntihar etme fikrini aklından bile geçirebilen insanları yaftalamayı çok seven bireyler olduğumuz için intihar fikri hep ilgimi çekmiştir. Bir insanın kendi yaşamına kendi elleri ile son vermesi, verebilmesi, bunu yapmayı düşünecek ve icraata geçirebilecek kadar hayattan bağlantısını kesmek istemesi fikri hem ürpertici hem de insanın kaderinin insanın ellerinde olduğunu destekler nitelikte. Kitaptaki bölümleri okudukça ve Esther çevresinde olup bitenleri benim gözümle görüyormuşçasına anlattıkça çok gerildim. Belki birçok kişi bu kitabı okuyup bir kenara attı ama ben bunu yapamıyorum. Kitabı okurken öfkelendim.  Nasıl aklımdan geçenler bir kağıt parçasının üzerinde, süslü kapağı ile elimde duruyor olabilir dedim.
Esther kendi hayatından bir şeyler aktardıkça zerre kadar kendi hayatımla ilgisi olmayan bir hayattan kendimi görüyordum. İncir ağacından bahsediyordu Esther ve tıpkı benim gibi karar veremeden ayaklarımın dibine düşüyordu seçenekleri. Beni ürperten hem intihar girişimlerinin apaçıklığı hem de bu denli yansıma görmekti belki de.
Kitapta birçok feminist çıkarma da görebiliyoruz ve bu Esther’in fikirlerini tek bir çizgi üzerinde değil de yelpazelenmiş şekilde hayatın her alanındaki rahatsızlıklarını gözlemleme şansını veriyor bize.  “Bir kadının bir tek temiz yaşantısı olması gerektiği oysa bir erkeğin biri temiz, öteki kirli iki yaşantısı olabileceği düşüncesi beni çileden çıkarıyordu.
"Bir erkeğin evlenmeden önce bir kadına verdiği tüm güllere, öpücüklere ve akşam yemeklerine karşın, gizliden gizliye istediği tek şey, evlilik işlemleri biter bitmez kadının mutfak paspası gibi ayaklarının altına serilmesiydi. ''
Sonuç hep aynı. Kitabı okurken de okuduktan sonra da zaten hep var olan Sırça Fanus’umun üzerime baskı yaptığını daha fazla hissettim. “Sırça Fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür


Not: Kitabın Kırmızı Kedi baskısının kapağını zerre kadar beğenmedim. Sanki kitabı okumamış birisine kitabın New York'ta moda ile ilgilenen bir kız hakkında olduğunu söylemişler ve ona göre bir şey çizivermiş gibi.

Buraya da Slyvia Plath hayatı ile ilgili kısa bir bilgiye ulaşabileceğiniz link bırakıyorum:






21 Mayıs 2016 Cumartesi

BİR HAVALİMANI YAZISI

“Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?” demişti Sabahattin Ali. Bir insanı tanımak, anlamaya çalışmak, hayatına almak, hayatı hakkında bilgi edinmek, sevdiği ve nefret ettiği şeyleri öğrenmek ve değer vermek o kadar zor ki, ön yargılarımız, onlardan kurtulsak bir nebze rahatlayacağımız şeylerin önüne duvar gibi dikiliyor. İnsanları gözleyerek onlar hakkında birçok şeyi öğrenebileceğimize inanıyoruz ve bazen öyle bir şaşırıyoruz ki kurguladığımız her şey çöpe gidiyor. Adını bile bilmediğimiz yüzlerce surat görüyoruz, metroda, otobüste, okulda, işte, sokakta, ve haklarında fikir yürütüyoruz elimizde olmadan. 
Toplu ortamlar insanları gözlemek için en ideal yerler. Duygu değişimlerinin en sık ve en yoğun yaşandığı, en çok çeşit insanı görebileceğimiz noktalar çünkü. Bunlardan birisi de havalimanları. 
Havalimanları, insanların kilit ayrılma ve buluşma noktaları ve benim en uğrak alanlarım. Hayatımın hiçbir dönemini bu denli ayrılıklı, bu denli özlemli ve dolayısıyla da bu denli kavuşmalı geçirmemiştim. Hiç tanımadığım ve muhtemelen hayatım boyunca karşılaşmayacağım insanların telefon görüşmelerine kulak misafiri olmak, onların koşturmacalarına tanık olmak, hayatlarını hiç bilmediğim insanların hayatlarını merak etmek tuhaf bir duygu. Havalimanları, insanların belki de en umarsız en duygusuz olduğu yerler. Herkes bir yerlere yetişme telaşında, herkes bir kargaşadan, yoğunluktan çıkıp uçaklarının kalkmasını beklerken nefes alma şansı elde etmiş, sudan çıkmış balıklar sanki. Takım elbiseleri ile, topuklu ayakkabıları ile, laptop çantaları ile, kulaklarına yapışmış o telefonlar ile yetişmeleri gereken yerlerin telaşına öyle kapılmışlar ki, ailelerinden, sevdiklerinden ayrılan tek tük insanları görmeden ilerliyorlar. Belki durup düşünmeye de vakit bulamıyorlar ama bir kenarda kocasından yeni ayrılmış bir kadın eski hayatına dönmekte,  bir kenarda babaannesinin ölüm haberini almış bir genç adam okulunu, işini bırakmış ve bu hayatın ölümlü olduğunun farkına varmanın verdiği boşluk hissi ile beklemekte. Kimisi kaldığı dersin bütünlemesi için orada, kimisi tatil planları için, kimisi kendi hayatından 2 günlüğüne kaçmakta kimisi ise yeni bir hayat kurmaya gitmekte. Dönüp bakmıyoruz. Kimse birbirine bakmıyor havalimanlarında. Beklerken kimse kimse ile göz göze gelmiyor ve merak etmiyor. 
Birilerinin benim yaşantım hakkında çıkarımlarda bulunmaya çalıştığını, giydiğim şeyle, kolumdaki çantamla, elimdeki kitabımla beni yargıladığını düşünmek bile ürpermeme neden oluyor.
Bilemem diyorum. Kimin hangi sorunla boğuştuğunu bilemem. Sonra o söz geliyor aklıma yine. Peynirin evsafı. Peki ya insanın evsafı?

27 Nisan 2016 Çarşamba

Sartre, Bulantı ve Varoluşçuluk

Yüzlerce suratın arasından geçip, evime ulaşmak için metroya bindiğimde  Roquentin'in kapıldığı cinsten bir bulantı kapladı içimi. Tam karşımda oturan, sabahın en erken saatinde kalkıp hazırlanıp, janti takımını çekmiş, lacivert çoraplarını ve cilalanmış parlak ayakkabılarını giymiş, deri evrak çantasını almış yaşlı adamı gördüğüm anda. Bir günlük tutsam ve yaşadıklarım yerine içimi kaplayan, gün geçtikçe artan bu bulantıyı karalasam ortaya bir bulantı kitabı çıkarmaya yetmem.
Bulantı, Fransız düşünür J.P Sartre'ın yazdığı ilk edebiyat eseri. Sartre fikirlerini hayatının son demlerine kadar varoluşçuluk akımı etrafında şekillendirmiş, Bulantı'da da bunun izlerini açıkça görüyoruz. Varoluş kavramı ve bu felsefi akımın dayadığı düşünce nedir peki? Varoluşçuluk,bireyin varoluşunun özden önce geldiğini söyler. Birey, varoluşu etrafında şekillenir. Sartre'a göre insanın kaderi önceden belirli değildir ve bireyin özü insanın kendi kararları ile şekilleneceği bir yöne götürecektir onu. Yaşamı anlamlandırma gerçeklik temelinde mümkündür. Varız, ve varlığımızın bir anlamı yok. İnsanı tanımlayansa onun verdiği karalardır. Bu akım, bireyin toplumdan kendini soyutlayarak, anlam arayışına girdiği ve bununla beraber umutsuzluğa sürüklendiği bir akım gibi gözükse de Sartre bir röportajında hayatı boyunca kendisini bir gün bile ümitsiz hissetmediğini söylemiş. Zira varoluşçuluk tanımında "İnsanın yaşamına yol veren ve her gerçeğin, her eylemin bir çevreyi, bir insancıl öznelliği kucakladığını gösteren bir öğreti" olduğunu da belirtmiş. Varoluşçuluğun bireyin maddi varlığına bir anlam katma çabası olduğunu düşünüyorum.  Varoluşçuluğu anlamak için Le mur" (Duvar) isimli kitabının önerildiği bir yazı okumuştum. Ayrıca bu akımın öncüsü Sartre 'ın hayatının sonuna doğru varoluşçuluk akımını terk etmiş olduğunu biliyorum (hatalıysam düzeltin)Bulantı'nın temelinde bir çaresizlik hissi var. Ana karakter Roquentin'in dünyaya beslediği tiksinme hissi. Karakterin varoluşçu düşünceler temelinde değişimi gözlemliyoruz.

Şüphesiz okuduğum en iyi kitaplardan birisi Bulantı, o yüzden altını çizdiğim birkaç yeri eklemek istiyorum. 
"Sözcüklere bağlanamadığım için düşüncelerim çoğu zaman karmakarışık.""İnsan yalnız yaşayınca, bir şey anlatmanın bile ne olduğunu unutuyor, dostlarla birlikte, inanılabilir şeyler de ortadan kayboluyor.""Yalnızken insanın içinden gülmek gelmiyor pek.""Bu sokakta katil de, öldürülecek adam da bulunmadığı için cinayet işlenmez.""Oysa ben üç yıldan beri öyle durgun bir hayat yaşıyorum ki! Bu acıklı yalnızlıklar bomboş bir katışıksızlıktan başka bir şey vermez bana."
"Anılarımı yormak istemem. Ama bu çabam boşa gidiyor, onları yeniden hatırladığımda, birçoğunun donup kalmış olduğunu görüyorum."
"Şimdinin içine fırlatılmış, orada kalmıştım. Geçmişime yeniden dönmek istiyorum ama tutsaklığımdan kurtulamıyorum."
"Yalnızım şimdi ama yapayalnız değilim, O düşünce var karşımda, bekleyip duruyor."
"Farkında olmadan kendisine her leyden çok bağlandığım bir şey vardı."
"Bir şey sona ermek için başlamıştır."
"Her ana bütün varlığımla sarılırım.Onun yerine başkasının konulamayacağını, onun başkasına benzemediğini bilirim.Ama onu yitip gitmekten alıkoymak için de  bir şey de yapamam."
"Bir kadın, bir dost, bir kent bir kerede terk edilemez. Hepsi birbirine benzer zaten."
"Susmak onların doğal hali sanki. Konuşmak da ara sıra geçirdikleri bir nöbet."
"Hiçbir şey değişmedi ama yine de her şey bir başka biçimde var olup gidiyor. Anlatamıyorum. Bulantıya benziyor bu, ama aynı zamanda onun tam tersi. Sonunda başımdan bir serüven geçiyor, kendimi sorguya çekince, kendimin kendim olmaklığımın ve burada bulunmaklığımın başımdan geçtiğini görüyorum. Geceyi yarıp geçen benim. Bir roman kahramanı gibi mutluyum."
"Yapayalnızım ama bir kente yürüyen ordu gibiyim."

"Anny, zamanın sunabileceği her şeyi zamandan koparmasını bilirdi. O'nun Cibuti'de, benim de Aden'de kaldığım sıralarda, bir günlüğüne onu görmeye giderdim. Dönüşüme bir saat kalana kadar Anny, yirmi dört saatin yirmi üçünü boş yere harcatmak için bir yığın tatsızlık çıkarırdı. Saniyelerin tek tek geçtiğini insan işte bu son altmış dakikada anlar, duyar. Bu korkunç akşamlardan birini hatırlıyorum şu an. Geceyarısı dönmem gerekiyordu. Bir yazlık sinemaya gitmiştik, ikimiz de umutsuzduk. Ne var ki zamanı yöneten oydu. Saat on birde, asıl film başlarken, tek bir sözcük söylemeden elimi avuçlarına alıp sıktı. Buruk bir kıvançla dolduğunu duydum yüreğimin ve hiç bakmadan, saatin on bir olduğunu anladım. İşte bu andan sonra zamanın dakika dakika akıp gidişini duymaya başladık. Bu kez üç aylığına ayrılıyorduk birbirimizden. Bir ara beyaz perdede ışıklı ak bir görüntü belirdi, bu yüzden salondaki karanlık azaldı, Anny'nin ağladığını gördüm. Sonra tam geceyarısı, son bir kez iyice sıktıktan sonra bıraktı elimi, kalktım, tek bir söz etmeden ayrıldım. Güzel bir iş yapmıştı."
"Geçmişte kalan bir kimseyi düşünmek bile elden gelir mi acaba? Birbirimizi sevdiğimiz sürece en önemsiz yaşantılarımızın en hafif acılarımızın bile bizden koparak geride kalmasına göz yummamıştık. Sesleri, kokuları, gün ışığüının küçük ayrımlarını hatta birbirimize açıklayamadığımız düşüncelerimizi bile alıp götürmüştük.  Bütün bunlar canlılıklarını yitirmediler. Bugün bile bize ya acı ya da sevinç veriyorlar. Bir anı değil, söndürülemez ve yakıcı bir aşk, geriye çekilmek, gölgeye ya da kuytuya sığınmak olanaksız."
"Hayatımla ilgili olarak bildiğim her şeyi kitaplardan öğrendim gibime geliyor.""Aileler anılarının ortasında, evlerinde bulunuyorlar şimdi. Biz de burada anısız, iki yıkıntıdan başka bir şey değiliz."
"Benim için hiçbir şeyin önemli olmaması çok acayip, korkuyorum bundan."“Biliyorum. Bana tutku verecek herhangi bir şeye ya da kimseye artık rastlamayacağımı biliyorum. Birisini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. Bundan böyle artık bu gerekli sıçrayışı yapamayacağımı biliyorum.”
"Günce tutmanın tehlikeli yanı budur sanırım. İnsan her şeyi büyütmeye, tetikte durmaya, doğruları durmadan zorlamaya kalkar."
Kitapta geçen şarkı da burada;
https://www.youtube.com/watch?v=ijmpTlN3HRI